Mehmet Murat İldan - Bir Makyavelli Hayranı - - ЮД92у9

You might also like

Download as doc, pdf, or txt
Download as doc, pdf, or txt
You are on page 1of 36

oyun Texti

Tiyatrom.com okurlarına hizmet amacıyla ve telif haklarına olan saygısı nedeniyle


sadece yazar ya da çevirmenlerinin yayınlamamıza izin verdiği oyun teksterlini
okurlarına hizmet amacıyla yayımlamaktadır. Bu kültür hizmetine katkıda bulunarak
oyunlarını sizlere iletmemize izin veren tüm oyun yazarlarımıza teşekkür ediyoruz.
Sahnelemeyi düşündüğünüz oyunlardan yazarlarını haberdar etmeniz saygı davranışı
olarak önerilir

Eser Sahibi:

Dr. Mehmet Murat ildan

BİR MAKYAVELLİ HAYRANI


Tek Perdelik Komedi

KİŞİLER

CEMAL BEY
(Bağımsız milletvekili adayı)
CAHİT BEY
(Cemal beyin sekreteri)
MUHTAR
(Mezarcılar köyünün muhtarı)
ÇOBAN
(Mezarcılar köyünün çobanı)
DELİ RÜSTEM
(Avcı)
HATİCE HANIM
(Mezarcılar köyünün öğretmeni)
OSMAN
(Kahvehaneci)
Köylüler

E-Mail: muratildan@yahoo.com
Web Sitesi: http://www.geocities.com/muratildan
2004
SAHNE I.

Küçük bir çeşmenin önü. Güneş yakıcıdır. Arka plânda


yüksek dağlar ve bir nehir görünmektedir. Cemal bey,
çeşmeden su içen sekreterinin sırtına parmağıyla dürter.

Cahit Bey: (Ağzındaki suyu dışarı püskürür; öksürür.) Korkuttunuz beni,


Cemal bey! (Kendi kendine) Bu adam bir “Yılan terbiyesi” dahi görmemiş!... (Cemal
Beye) Bir şey mi istemiştiniz?
Cemal Bey: Etrafa şöyle bir baktım da kimsecikler yok burada; anladınız değil
mi ne demek istediğimi?
Cahit Bey: Anladım, Cemal bey; geveze böceklerden ve dilsiz köstebeklerden
başka hiç kimse yok ortalıkta!...
Cemal Bey: (Kendi kendine) Beyefendi güya ne dediğimi anlamış!... Bununki
hafıza değil “Unutma makinesi” mübarek! (Cahit beye) Daha bu sabah size demiştim
ki, ikimiz baş başa kaldığımız zamanlar beni Cemal bey diye değil, Sinyor Makyavelli
diye çağırınız. Böylesine soylu bir isimle hitap edilmek bana doyumsuz bir zevk
veriyor... Umarım beni bu zevkten mahrum etmezsiniz, Cahit bey...
Cahit Bey: Etmem, Sinyor Nikolo Makyavelli!
Cemal Bey: Nikolo’ya gerek yok, canım; sadece Sinyor Makyavelli demeniz
yeterli! Anladınız değil mi?
Cahit Bey: İtiraf etmem gerekirse sizi hiç anlamıyorum! İnsanlar
Makyavelli’yi günahları kadar sevmezler... Neden böylesine kirli bir isimle çağrılmak
istiyorsunuz?
Cemal Bey: “Kirli” değil, “Kirletilmiş” bir isim!... İnsanlar Makyavelli’den
hoşlanmazlar, çünkü o bir ayna görevi yapmıştır: İnsana, insanın şebek yüzünü
göstermiştir! Makyavelli, insanoğlunun gerçek ruhunu kusursuz bir ustalıkla
resmetmiş dâhi bir ressamdır; insan ruhunun üzerindeki aldatıcı elbiseleri çıkarıp onu
çırılçıplak sergilemiştir... İnsan egoisttir, kötüdür, nankördür, yalancıdır, entrikacıdır,
içten pazarlıklıdır, soyguncudur, açgözlüdür, kıskançtır, ahlâksızdır... İnsan bir
şeytandır; şeytanın ta kendisi insandır!...
Cahit Bey: Yeter lütfen, yeter! İçim bunaldı... Bu konuyu başka bir zaman
tartışalım, Sinyor Makyavelli... Sorumu geri alıyorum!...
Cemal Bey: Hay, hay, Cahit bey; tartışma zamanını ve soruları siz seçin, ben
her zaman düelloya hazırım... Şimdi gelelim bugünkü ikinci konuşmama; hani şu şey

1
köyünde yapacağım konuşmaya... Şey köyü canım.... Şu gideceğimiz dandik köyün
ismi neydi sahi? Baykuşlar köyü müydü?
Cahit Bey: (Kendi kendine) Bununki bellek değil “Kevgir” mübarek; içine ne
girse akıp gidiyor! (Cemal beye) “Baykuşlar köyü" bu sabahki köydü; şimdi
gideceğimiz köy "Mezarcılar köyü," Sinyor Makyavelli. Size bir de kötü haberim var:
Arabayı burada bırakıp yolun bundan sonraki bölümünü yürümemiz gerekecek...
Cemal Bey: Ne dediniz?
Cahit Bey: Endişelenmenize hiç gerek yok; taş çatlasa yarım saatlik bir yol;
taş da pek öyle kolay çatlayan bir madde değildir zaten!... Belki yolda sırtı boş iki
eşeğe de rastlarız; hemen onları altımıza alırız... Gerçi Mezarcılar köyüne eşek
sırtında girmek de hiç heybetli bir görünüş vermez bize...
Cemal Bey: Elbette vermez! Büyük bir taktik hata olur. Uyuz bir eşek
sırtında, Don Kişot’un Sanço Panza’sı gibi çok komik bir görünüş arz etmiş oluruz bizi
henüz tanımamış insanlara!...
Cahit Bey: O halde?
Cemal Bey: Yürümekten başka çare yok şu uğursuz isimli köye! Sabahki
köyün ismi de uğursuzdu... Şu ürkünç isimlere bakınız, aziz dostum: Baykuşlar,
Mezarcılar! Tanrı aşkına, daha iç açıcı adlar bulamazlar mı bu kasvetli adamlar?
Yürümek de ne kadar banal!... Seçim konuşmamın esası neye dayanmalı, sevgili
sekreterim? Bu köyün neye ihtiyacı varmış öğrenebildiniz mi?
Cahit Bey: Evet, biraz araştırma yaparak öğrendim. Köyün ihtiyacı...
Cemal Bey: Kazma küreğe ihtiyaçları vardır herhalde, mezarcı olduklarına
göre! (Güler.)
Cahit Bey: Sinyor Cemal bey, ay pardon, Sinyor Makyavelli! Mezarcılar
köyünü ciddiye almanız gerekiyor! Köyün muhtarı çevre köylerde de tanınıyor ve
saygı duyuluyormuş; üstelik muhtar az çok okumuş biri sayılır, lise mezunu yani...
Cemal Bey: O halde ikna oklarımızın hedefi, muhtarın omzu üzerinde bal
kabağı gibi duran beyni olmalı; gerçi bal kabağı kadar iri olsaydı beyni, bir muhtar
değil bir Einstein olurdu!... Bal kabağı değil de erik diyelim, daha doğru olur
böylesi...
Cahit Bey: Sinyor Makyavelli bey, Giyom Tel’ciliği bırakalım şimdi, ciddi
olalım lütfen!... Yerel gazetelerden öğrendiğim kadarıyla, köylülerin bir okula ve bir
de morga ihtiyaçları varmış...
Cemal Bey: Okulsuz bir köy daha mı? Bu nasıl bir geriliktir böyle, azizim?
Cahit Bey: Yüz kızartıcı ve “Yuh!” dedirtici bir gerilik!...

2
Cemal Bey: Batı uzay çağında, bizse Cilâlıtaş Devri’ndeyiz hâlâ! Neden?
Çünkü zaman zaman bu ülkenin yaldızlı koltuklarında, düşünceleri Megalosaurus’lar
ve Tyrannosaurus’lar, yani müzelerin koleksiyonlarına katmak için can attıkları
dinozorlar zamanından kalma insanlar oturdular!... Her neyse, okul isteklerini normal
karşılıyorum; çünkü bu artık klâsikleşmiş ve kronikleşmiş bir köylü isteğidir! Fakat bu
morg da nereden çıktı, kuzum? Köylüler de mi kentsoylulaşıyorlar yoksa? İhtiyaçları
olmayan nesneleri lâf olsun diye alma hevesleri onlarda da mı başladı?
Cahit Bey: Sinyor Makyavelli, onlar bir işi moda diye ya da lâf olsun diye
değil ihtiyaç duydukları için yaparlar. Köylüler, yine o bizim bildiğimiz tutumlu, sade
yaşayışlı köylülerdir... Morga gelince: Köylülerin değişik şehirlerde çok sayıda
akrabaları varmış; yaz günü bir ölen olunca, akrabalar köye varıncaya kadar ölüyü
morgda bekletmek istiyorlarmış. Mantıklı bir istem bence...
Cemal Bey: Peki morg niyetine kullanabilecekleri serin bir mağara da mı
yokmuş bu dağlık arazide?
Cahit Bey: Eminim vardır, fakat hiç kimse ölüsünü yarasaların inine terk
etmek istemez, ölüye saygısızlık olur bu!...
Cemal Bey: Pekâlâ, azizim; konuşmamın silueti belli oldu demektir:
“Çocuklara bir okul, dedelere de bir morg” sloganıyla köy halkını beş dakikada
fethederim; bu iki cazip vaat, Mezarcılar kalesinin kapısını rahatça açar.
Cahit Bey: Korkarım ki bu vaatler yetmeyecek, Makyavelli bey!...
Cemal Bey: “Bey” değil “Sinyor,” “Sinyor!”
Cahit Bey: Evet, evet, Sinyor!...
Cemal Bey: Kuzum, siz bu işi beceremeyeceksiniz, en iyisi bana Cemal bey
deyin!... Makyavelli'nin yanında Cemal ismi dandik bir isim elbette, ama ne yapalım
insanın anası babası isim koyarken çocuğa hiç hak tanımaz!...
Cahit Bey: Haklısınız, Cemal bey.
Cemal Bey: Ne diyordunuz az önce? Başka istekleri de mi varmış bu açgözlü
köylülerin? Bunları iyi tanırım ben, pisboğaz domuzlar gibi doymak bilmezler; hamile
kadınlar ve şımarık çocuklar gibi gördükleri her şeyi isterler!...
Cahit Bey: Köylülerin istekleri bu kadar sanırım; fakat kaleyi sizden önce
fetheden olmuş; şimdi onun bayrağı dalgalanıyor surlarda!...
Cemal Bey: Cahit bey, niçin beni daha önce uyarmadınız? Kimmiş bu hızlı
fetihçi? Bizim köylüler ne de çabuk teslim etmişler kaleyi! Biz gelene kadar
dayansalardı bari! Fakat bu kadar kolay yıkılan bir kale de yeniden kolayca ele
geçirilebilir bence... Çabuk elde edilen kadınların, çabucak da elden uçup gitmeleri

3
gibi; dün bir kucakta, bugün başkasında... (Kendi kendine) Lezzetli ördeğimi başka
bir avcı vurmuş olsa da, ne yapıp edip etini ben yiyeceğim en sonunda!...
Cahit Bey: Öğrendiğim kadarıyla, geçen hafta köye gelen rakibiniz Sabahattin
bey, iki katlı bir okul binası ve iki raflı bir morg için pek sıkı bir vaatte bulunmuş;
köylüler de ikna olmakta zorluk çıkarmamışlar ona.
Cemal Bey: O zaman ben de dört katlı bir okul ve dört raflı bir morg için
vaatte bulunurum. Sabahattin beyin ikna gücünü ikiye katlamış olurum böylece!...
Cahit Bey: Kaynaklar, Cemal bey, kaynaklar! Devletin kaynakları gökteki
yıldızlar gibi sonsuz değil; politikacılar da sihirbaz değiller; bunları artık tımarhanelik
deliler ve kundaktaki bebekler bile biliyor. Çok şey vaat ederseniz, köylüler bundan
şüphelenir. Vaatleriniz ne az ne de çok olmalı; az olursa kimse hoşnut kalmaz, çok
olursa da kimse sizi ciddiye almaz ve arkanızdan ad takarlar size, hokkabazın ve
atıcının tekiymiş diye!...
Cemal Bey: Neyse, önemli değil; kendimi bugün çok formda hissediyorum.
(Yumruğunu sıkar.) Romalı Çiçero bile karşıma çıksa, ezip geçerim onu da ikna
düellosunda! Köye varınca aklıma özgün bir şeyler gelir muhakkak. Hemen şu “Şey”
köyüne varalım... Makberciler köyümüydü? Yoksa... Kabirciler köyümüydü? Neydi bu
lânet olası lânet köy?
Cahit Bey: Mezarcılar köyü! İsterseniz bir yere not düşeyim; unutunca
bakarsınız, bakınca unutmazsınız...
Cemal Bey: Makber, kabir, mezar!.. Hepsi bir zaten! (Eliyle gözüne siper
yapar.) Uzaktan pek kasvetli görünüyor bu lânet köy; uzaktan bile çirkin görünen bir
yer, yakınına gelince kim bilir ne feci görünür; sineğe mercekle bakmak gibi bir şey
olur!... Ta oraya kadar nasıl yürüyeceğiz bu ay yüzeyi gibi çukurlu yolda şimdi?
Seçilmek uğruna katlandığımız bu çileli yürüyüşler tarih kitaplarına yansımıyor ne
yazık ki!...
Cahit Bey: (Kendi kendine) Duyan da kendisine engizisyon işkenceleri
yapılıyor sanacak! Bir arabakolik de bir alkolik gibidir; ondan uzaklaşınca sinirleri
gerilir; ayakları yerden kesilince yine düzelir...
Cemal Bey: Ah, bağımsız aday olacağıma sağlam bir partiye yamanmış
olsaydım bütün bunlar başıma gelmezdi; parti lideri, Tanrı’nın peygamberleri ataması
gibi, listenin başköşesine oturturdu beni; ve yer aldığım için o kutsal listede,
seçilmeyi seçimden önce garantilemenin zevkini yaşardım lüks lokantaların çalgılı
çengili gecelerinde!... Haydi, şu sevimsiz köye çabuk gidip çabuk dönelim.
Ömrümüzün ne kadar az bir zamanı burada geçerse o kadar hayırlı olur bizim için.

4
Üstat Dante gibi dolaşalım cehennemde; akşama nasıl olsa “Şehir” denilen cennete
döneceğiz yine...
Cahit Bey: Köy dediğimiz cehennem ve şehir de cennetse eğer, burası da
Araf oluyor herhalde!...
Cemal Bey: Bu çorak arazi de cehenneme dahil, aziz dostum! Cennetle
cehennem arasındaki yer, olsa olsa şehrin banliyösüdür!... Haydi gidelim!...
(Çıkarlar.)
SAHNE II.

Sade bir köy kahvehanesi. Cemal Bey


ayaktadır ve elleri arkasındadır; köylüler
kahvehaneyi hıncahınç doldurmuşlardır.

Cemal Bey: Beyler, bizi dinlemek için tarlanızı, işinizi gücünüzü bırakıp
buraya kadar zahmet ettiniz; öncelikle bunun için size teşekkür ediyorum...
Muhtar: Estağfurullah, efendim! Biz köyümüze ilgi gösterilmesinden her
zaman memnun olmuşuzdur. Geçen hafta bir başka adayımız da buradaydı...
Cemal Bey: Oldukça uzun bir konuşma yapmış diye duydum...
Muhtar: Nasıl söylesem bilmem ki, Sabahattin bey konuşmayı pek seven biri;
şu yanınızda duran taburenin üzerine çıkıp yorgun düşünceye kadar konuşmuştu...
(Güler.)
Cemal Bey: Fakat beyler, bu tabure sizin tabureniz değil mi?
Osman: Bu tabure bana aittir, Cemal bey. (Herkes güler.)
Cemal Bey: (Zoraki güler.) Adın nedir senin, sevgili arkadaşım?
Osman: Osman! Kahvehaneci Osman!...
Cemal Bey: Şimdi, Osmancığım, benim söylemek istediğim şuydu: Bu tabure
politikacının değil köy halkının kürsüsü olmalıdır. O yüzden bu plâtformu size
bırakmak niyetindeyim. Sevgili muhtar, lütfen gelin buraya ve köyünüzün neye
ihtiyacı varsa söyleyin. Ben buraya tumturaklı nutuklar çekmeye değil, sorunlarınızı
dinlemeye geldim... Bir Lâtin deyimi şöyle der: Vox populi, vox Dei!...
Muhtar: Ha?
Cemal Bey: Yani halkın sesi Tanrının sesidir; ve ben burada sizin sesinizi
duymak istiyorum... (Şaşkın bakışlar ve alkışlar arasında kalabalığın içinde bir yere
oturur ve cebinden bir kağıt kalem çıkarır. Köyün muhtarı gururla ayağa kalkar.)
Muhtar: Muhterem Cemal bey, konuşma hakkını bize vermeniz,
âlicenaplığınızın ve mütevazılığınızın en açık ifadesidir...

5
Cemal Bey: Sayın muhtar, sizin olanı size vermişim, övgüye ne gerek var!
Benden öncekilerin yaptıkları hataları düzeltmek bana nasip oldu; bundan da büyük
bir mutluluk duyuyorum. Zaten insanlar ikiye ayrılırlar: Bozanlar ve tamir edenler.
Ben ikinci gruptan olmaya çok özen gösteriyorum...
Muhtar: Değerli vaktinizden çalmamak için lâfımı kısa keserek hemen sadede
geliyorum.
Cemal Bey: (Kendi kendine) Hemen sadede gel de, buradan bir an evvel
kurtulup saadete ereyim ben de!...
Muhtar: Sizin de dikkatinizi çekmiştir belki, köyümüzün yüz metre kadar
uzağında tahtadan bir baraka var. Burasını okul olarak kullanmaya çalıştık; fakat bir
okul olamayacak kadar berbat, çürümüş bir yer; her yeri dökülüyor; akşamları
pencerelerden baykuşlar, kuzgunlar içeri üşüşüyorlar... Zaten daha önceden burası
bir ahırdı; Hatice öğretmen ahıra estetik ameliyat yapacağım dedi, ama o da işin
imkansızlığını anladı!...
Cemal Bey: (Kendi kendine) Bizimki lâf hamurunu dil oklavasıyla açmaya
başladı; her lâfını ütüleyip yufka yaparsa bütün gün buradayız demektir!...
Muhtar: Uzun lâfın kısası, betondan yapılmış, sağlıklı, güzel bir okula
ihtiyacımız var, Cemal bey. Bir de morga ihtiyacımız vardı, fakat acil olduğu için, o işi
kendi aramızda hallettik.
Cemal Bey: (Kendi kendine) Kış aylarında ölmeye karar verdiler herhalde; ya
da ölümsüzlüğün sırrını buldular!...
Muhtar: Topladığımız paralarla, içine bir öküz bile sığabilecek büyüklükte eski
bir soğutucu aldık vilâyetteki kasaptan ve o tahta barakaya yerleştirdik...
Cemal Bey: Hayırlı, uğurlu olsun. Güle güle kullanın... (Duraksar; yanlış
anlaşıldığını sanır. Güler.) Şey yani, umarım herkes sağlıklı olur da içine öküz bile
sığacak kadar büyük olan morgunuz da hep boş kalır demek istedim. Maşallah,
hepiniz dinçsiniz zaten.
Muhtar: Şimdi dinç olsak da, Cemal bey, elbet bir gün aydınlık sulardan
çapamızı toplayıp kürekleri çekeceğiz karanlık sulara; bir gün ben de bu morgda
yerimi alacağım!...
Cahit bey: (Kendi kendine) Muhtar değil felsefe profesörü mübarek!...
Muhtar: Bizim asıl sorunumuz, mezarlığımızla ilgili...
Cemal Bey: (Kendi kendine) Asıl sorunları mezarlıkmış! Sizin asıl sorununuz
burada, bu çağdışı, bu sefil, bu rezil köyde doğmuş olmak!... Mezarlıkta ne sorun
olabilir ki? Yer darsa eğer, ölüleri üst üste gömersiniz olur biter; belki aralarında

6
sohbet de ederler, ranza komşuları gibi!... (Muhtara) Mezarlığınızdaki sorun nedir,
sevgili muhtar?
Muhtar: Kemik sızlatıcı bir sorun, Cemal bey! Bu tarihî mezarlıkta dedelerimiz
gömülüdür. Ama öyle üzücü bir haber aldık ki, kolumuz kanadımız kırıldı.
Mezarlığımızın tam ortasından demiryolu geçirteceklermiş. Dedemim dedesi
hayatında tren bile görmemişken, şimdi üzerinden tren geçecek; belki de üzerine
istasyon inşa edilecek! Ne acı değil mi?
Cahit Bey: (Kendi kendine) Diriye saygı kalmamış ki bu ülkede, ölüye olsun!
Önce toprağın üstündekileri kurtaralım, alttakilere sonra sıra gelir...
Cemal Bey: (Kendi kendine) Atomlarına ayrılmış bir ölünün üzerinden
Karayolları’nın bütün silindirleri, Hindistan’ın bütün filleri konvoy halinde geçseler ne
yazar! Orada ölü mölü yok ki zaten; sadece başıboş dolaşan atomlar var... (Muhtara)
O köhne trenleri geçirteceklermiş demek ki!... Uygarlık denilen karga, şimdi kalkmış
kendisini besleyip büyüten insanların gözünü oymakta, milletin efendisinin üzerinden
demir yığınlarını geçirtmeye çalışmakta!... Böyle bir nankörlüğe asla izin
veremeyiz!...
Osman: Vermeyin, Cemal bey; vermeyin de dedelerimiz huzur içinde
yatsınlar orada!
Cemal Bey: Derin hatıralara konu olan mezarların üzerinden bırakın treni
uçak bile geçmemeli. O ustalıkla işlenmiş mezar taşları, o zarif serviler, o toprakla
bütünleşmiş aziz kemikler dedelerimizden bize kalan yadigârlardır... İnanınız sizin
dedeniz benim de dedem sayılır. (Kendi kendine) Charles Darwin’in yalancısıyım
ben!...
Muhtar: Biz de sizin dedelerinize hürmet ederiz, Cemal bey.
Cemal Bey: (Kendi kendine) Kıllı maymunlara hürmet ettiğini bir bilsen
küçük dilini yutardın herhalde! (Muhtara) Okul ve mezarlıktan başka bir sorununuz
var mı, sevgili muhtar?
Muhtar: Cemal bey, eğer bu iki konuyu çözebilirseniz köyümüz düze çıkar!
Cemal Bey: O halde köyünüz düze çıktı demektir! Sizlere şerefim üzerine söz
veriyorum ki, bu haklı istekleriniz yerine getirilecektir... Lütfen hepiniz gelin buraya,
sevgili dostlar; yazın adlarınızı, soy adlarınızı ve hep birlikte imzalayalım bu kağıdı.
Bu, sizinle benim aramda yapılmış bir sözleşme olacaktır. Bu sözleşmeye sadık
kalacağıma ve bu köyün sorunlarına kendi sorunlarımmış gibi sahip çıkacağıma
huzurlarınızda yemin ediyorum.

7
Cahit Bey: (Kendi kendine) Bir karga, hortumu üzerine yemin ediyor; bir filin
gagası üzerine yemin etmesi gibi bir şey bu da!... (Muhtar ve beraberindekiler,
etkilenmiş bir halde ve büyük bir umutla kağıdı imzalarlar.)
Muhtar: Sağ olun, Cemal bey. Madem siz bize yürekten sahip çıktınız, biz de
bu seçimde size sahip çıkacağız. Bundan böyle bizim adayımız sizsiniz.
Cemal Bey: Teşekkür ederim! Bu cömert desteğiniz beni çok sevindirdi.
(Kendi kendine) Sabahattin beyin bayrağı sadece bir hafta dalgalanabildi bu çürük
surlarda; Mezarcılar kalesi düştü!... İnsan avlamak keklik avlamaktan daha
kolaymış; demek ki keklik insandan daha zeki ve daha değerli bir yaratıkmış!... İşim
bittiğine göre hemen gitmeli buradan. (Ayağa kalkar. Muhtara) Beyler, maalesef
artık ayrılma zamanımız geldi. Ziyaret etmemiz gereken bir köy daha var çünkü.
Hepiniz sağlıcakla kalınız...
Muhtar: Traktörü hazırlayın çabuk; misafirlerimizi çeşme başına kadar
geçirelim, yürüyüp yorulmasınlar!...
Cemal Bey: Hiç zahmet etmeyin ne olur! Biraz yürümek, tabiatın mis kokulu
koynuna girmek, bana da sekreterime de çok iyi gelecektir. Tabiat öylesine güzel bir
kadındır ki, kendisine ilgi gösterenlere doyumsuz anlar yaşatır...
Cahit Bey: (Kendi kendine) Bu yürüme aşkı da nereden çıktı böyle? Bir
“Yürüme düşmanından” beklenmeyecek lâflar bunlar!...
Cemal Bey: (Kendi kendine) Daha fazla çekemem bu ilkel adamları! Bunlarla
o daracık traktör römorkunda omuz omuza, kol kola, hoplaya zıplaya gitmektense
cehennemim dibine kadar yürürüm daha iyi. Sevmiyorum işte bu Homo Erectus’ları,
zorla mı? Sevmiyorum! Sevemiyorum!... (Köylülere) İstekleriniz hep aklımda, eşsiz
dostluğunuz da daima yüreğimde olacak. Uğurlar olsun herkese; uğurlar olsun bu
pek sevimli köye.
Muhtar: Uğurlar olsun, Cemal bey. (Kendi kendine) İşte gerçek bir halk
adamı, gerçek bir hatip, gerçek bir konuşma ustası; çıkar nedir bilmeyen dürüst bir
vatan evladı!... Böylesine mert, böylesine değerli insanlara oylarımız helâlühoş
olsun; böyle candan insanları doğuran analar da mübarek kadınlardır doğrusu;
onlara da selâm olsun!.. (Çıkarlar.)

SAHNE III.
Birinci sahnedeki çeşmenin
önü. Cemal bey, yıkanmış
yüzünü kurulamaktadır.

8
Cemal Bey: Aman ne saf köylülermiş bunlar; keşke herkes böyle olsa! Saf
insanlar hayatımızı kolaylaştırır, kurnaz olanlar da zorlaştırır. Deminki köylüler öyle
saflar ki, sözleşmeyi bana verdiler!...
Cahit Bey: Bu size ne kadar çok güvendiklerini gösterir.
Cemal Bey: Elbette, elbette! İnsanların bana güvenmelerini çok olumlu
buluyorum.
Cahit Bey: (Şüpheyle) Onların açısından değil mi?
Cemal Bey: Hayır, kendi açımdan!
Cahit Bey: Peki ya onların açısından?
Cemal Bey: Ben olayları hep kendi açımdan düşünürüm, başka açılara hiç
bakmam! Benim için üçgenin de, dörtgenin de, yamuğun da sadece bir açısı vardır; o
da benim bulunduğum köşedeki açı! Ama madem ki sordunuz söyleyeyim: Onların
açısından tam bir budalalıktır bu durum! Bırakın başkalarına güvenmeyi, bir insanın
karısına ve hatta babasına dahi güvenmesi aptalca bir hatadır!...
Cahit Bey: Yaa!...
Cemal Bey: Bence hayatta yapılacak en akıllıca varsayım, konuştuğumuz her
kişiyi potansiyel bir sahtekâr olarak görme varsayımıdır.
Cahit Bey: Yaa!...
Cemal Bey: İkide bir Almanlar gibi “Yaa” diyip durmasanıza!...
Cahit Bey: Pekâlâ!
Cemal Bey: Hay lânet! Ne şansızlıktır bu! Ayna gibi parlatmışlardı... Gördün
mü bak, güzelim İtalyan ayakkabılarım ne hale gelmiş! Rezalet!
Cahit Bey: Pek parlak görünmedikleri kesin!
Cemal Bey: Mayısa bulanmış bir ayakkabı ancak bu kadar parlar! Yol değil
dışkı tarlası âdeta. Şehirdeki kanalizasyonlar bile buradaki yollardan daha temizdir!
(Cebinden çıkardığı sözleşmeyle, ıslık çalarak ayakkabılarını siler sakince.)
Cahit Bey: Aman Tanrım! Cemal bey, delirdiniz mi? Ne yapıyorsunuz öyle?
Cemal Bey: Ne yaptığım gün gibi açık! Şu lânet pislikleri siliyorum; bunların
tezeğe dönüşmelerini bekleyecek değilim ya!
Cahit Bey: Ama daha az önce yaptığınız bu sözleşme... o iyi insanların
sözleşmesi! Daha mürekkebi bile kurumamış bu onur, bu namus sözleşmesi...
Cemal Bey: Hay Allah iyiliğinizi versin! Bu hiç aklıma gelmemişti! Demek siz
sözleşmeyi paçavra gibi kullanmama karşısınız. Çok hoşsunuz doğrusu, Cahit bey.
Cahit Bey: Başka neye karşı olacaktım ki? O güler yüzlü, temiz yürekli,
samimî insanlara verilen sözler!...

9
Cemal Bey: İnsan ağzı kolonya şişesi gibidir, Cahit bey; kapağını açarsın,
sözler dışarı uçar; havaya karışıp yok olurlar!...
Cahit Bey: Onların güvenini kara dışkılara buluyorsunuz...
Cemal Bey: Eh, ne yapalım, beyaz dışkı yok etrafta... Biz de mecburen
karasını kullanıyoruz!...
Cahit Bey: Bu yaptığınız doğru değil!
Cemal Bey: İlâhi Cahit bey, sizi pek severim, ama doğrusunu söylemek
gerekirse çok duygusal bir insansınız; kadın olarak doğsaymışsınız keşke!... Tarihi de
iyi bilmediğiniz belli. (Sesini kalınlaştırır.) Çünkü insanlık tarihi, duygulu küçük
adamların değil, duygusuz büyük adamların bir eseridir. Bu kıytırık sözleşme basit bir
kuşmardı; köyün saf kuşlarını bu tuzakla ustaca yakaladım; artık tuzağa ihtiyacım
yok, çünkü kuşlar kafeslendi. Aracı, amacına ulaşınca derhal çöpe atacaksın; sonra
yeni bir araçla ve büyük bir hızla yeni bir amaca yöneleceksin. Çok basit, ama
oldukça etkili bir felsefe! Hem sözleşmeyi onlara verseydim bile yine de bir şey fark
etmeyecekti!...
Cahit Bey: İmzanız sizi bağlamıyor mu?
Cemal Bey: İmzam sahteydi; yazımı bile değişik yazmıştım... İşte buna zekâ
derler!
Cahit Bey: (Kendi kendine) Sahtekârlığın adı zekâ oldu demek! Ben geri
zekâlıyım öyleyse! (Cemal beye) Bir daha bu insanların yüzlerine nasıl bakacaksınız?
Cemal Bey: Bir daha bu insanların yüzlerine bakacağımı da nereden
çıkardınız kuzum? Bazı yüzlere sadece bir kez bakılır, ikincisine gerek kalmaz, çünkü
o yüz görevini yapmış ve geçmişe karışmıştır artık. Sevgili sekreterim, bir kibrit, bir
mermi, bir tuvalet kağıdı ikinci kez kullanılmaz, kullanılamaz, çünkü işleri bitmiştir
onların; unutmayınız bunu... Ben bu köyden istediğimi zorla değil güzellikle aldım.
Onlarla tatlı tatlı konuştum sadece; onlar da beni tatlı tatlı dinlediler...
Cahit Bey: Ama onları kandırmış oluyorsunuz bu hareketinizle. Bu
yaptığınızdan ötürü sizi suçlayacaklardır haklı olarak.
Cemal Bey: Suçlamak mı? Daha neler! Kimse beni suçlayamaz! Tilki koyunu
kandırmışsa, kimse tilkiyi suçlayamaz! Mesele, tuzağa düşmeyecek kadar uyanık
olmak! Evinizin kapısını ardına kadar açık bırakırsanız, günah hırsızdan gider; çünkü
hırsıza davetiye gönderen sizsinizdir. Tarla faresi fare olarak kaldıkça, göklerin şahini
de her zaman avlayacaktır onu, doğanın kuralıdır bu! Tanrının verdiği aklı
kullananlar, ağır çekiçleri ellerine alıp, o aklı kullanmayan örs kafalıları ezecek ve

10
onların hayatını şekillendireceklerdir! Benden öğreneceğiniz daha çok şeyler var,
sevgili sekreterim...
Cahit Bey: (Kendi kendine) İnsanın şeytandan öğreneceği çok şeylerin olması
gibi... (Yakınlardan bir kaval sesi duyulur. Çeşmenin ilerisinde bir çoban görünür.)
Cemal Bey: Hah! Nihayet bir Allah’ın kuluna rastlayabildik.
Cahit Bey: Hem de Allah’ın unuttuğu bir kuluna... Bu bir çoban!
Cemal Bey: Güzel çalıyor doğrusu; etraf kirli olsa da müzik tertemiz. Zaten
bu vadide, sadece elle tutulamayan şeyler güzel: Gökyüzü ve bir de şu ezgi... Cahit
bey, şu adamla hemen konuşalım, onun da desteğini alalım.
Cahit Bey: Fakat bir çobanın desteği ne işinize yarayacak, Cemal bey?
Cemal Bey: Kazanmak için yüz oy gerekiyorsa, doksan dokuzu yüz yapan
sayı en değerli sayıdır; bir merdivendeki bütün basamaklar önemlidir, birisinin
olmaması çıkışı zorlaştırır! Hem çoban deyip geçmeyin; bir sürüyü idare eden bir
sürü insanı da idare edebilir. Kitle, ister manda, ister insan kitlesi olsun, hiç fark
etmez; kitlenin yönetimi her canlıda aynıdır. Herhangi bir kitleyi yönetmenin sırrını
bilen, her kitleyi yönetilebilir. Haydi sorun bakalım şu çobana bizden bir isteği var
mıymış. Onu da kazanmadan gitmeyelim buradan.
Cahit Bey: Selâmünaleyküm, çoban kardeş.
Çoban: Selâmet üzerinize olsun.
Cahit Bey: Yanımdaki beyefendi bağımsız milletvekili adayınızdır. Köyünüz
için ne gerekiyorsa yapmaya hazırdır. Sizin Cemal beyden özel bir isteğiniz var mı
acaba?
Çoban: Can güvenliğimizin sağlanmasından başka bir dileğimiz yoktur.
Cemal Bey: (Kendi kendine) Bu ne biçim bir istek be! Behey budala! Dağ
başında güvenlik mi olurmuş? Sen koyunları otlatırken tepende keskin nişancılarla
dolu bir helikopter mi dolaştıralım, behey budala? Güvenlikmiş! Behey sersem herif,
şehrin ortasında güvenlik yokken, Allah’ın dağında emniyette olmayı arzuluyor bu
ehlikeyf hazretleri!.. Bunlar Kral 16. Louis’den de beterler! Güvenlik, Tanrının bile
unuttuğu böyle dağlık yerlerde dünyanın en büyük lüksüdür! Müsrif Louis bile bu
kadar lükse düşkün değildi... (Çobana) Çoban kardeş, yerden göğe kadar haklısın.
Bir ülkede, başbakandan çobana kadar herkes kendisini tam bir güven içinde
hissetmelidir. Bu haklı talebini gerekli makamlara ileteceğimi köyündeki herkese
müjdeleyebilirsin. Beş yaşındaki bir çocuk bile, dağlarda, yaylalarda gece yarısı dahi
olsa huzur içinde dolaşabilmelidir. Bu insan haklarıdır, anlıyor musun beni? Doğuştan

11
Tanrının bize verdiği haklar... Hani şu 1776 Amerikan İnsan Hakları
beyannamesindeki türden şeyleri kastediyorum...
Çoban: Ne türden, beyim?
Cemal Bey: Hani şu 1789 Fransız İhtilâli’nde savunulan haklar canım...
Çoban: Haa onlar mı...
Cemal Bey: (Kendi kendine) Bu angut bunu anladıysa ben de dünyanın en
dürüst adamıyım!
Çoban: Pestil kalesinin düşmesi ile ilgili konular bunlar, değil mi beyim?
Cemal Bey: (Şaşkın) Evet, onlar! Yoksa bir kitap falan mı okudun bu konuda?
Belki de televizyondan duydun...
Çoban: İki yıl önce köyümüze Fransa’dan insan hakları heyeti gelmişti de...
onlardan işittimdi...
Cemal Bey: Bravo, iyi hafızan varmış! Fakat pestil kalesi değil, Bastille Kalesi
olacaktı bu isim; malûm, pestil meyve ezmesidir yenir, ama Bastille taştan
yapılmıştır yenmez! (Kendi kendine) Pes doğrusu! Bu insan hakları heyetlerinin de
gitmedikleri yer yok; yanlışlıkla hayvanat bahçelerine bile gidiyorlardır eminim!
(Kuşlar cıvıldar, ardından iki el silah sesi duyulur. Cemal bey ve Cahit bey kendilerini
yere atarlar. Çoban ayakta kalır ve etrafa bakınır) Canım çok acıyor. Kolumdan
vuruldum herhalde... Hamlet benim yerimde olsa şöyle derdi şimdi: Şehit mi
olacağım, gazi mi, dünya denilen şu muazzam sahnede? İşte budur bütün mesele!...
Cahit Bey: Abartmayın, Cemal bey! Kolunuzun altında kocaman bir diken var
sadece!...
Cemal Bey: Biliyorum da, mermi kadar acıtan bir diken bu ama! Bu lânet
köyün lânet dikenleri de kebap şişi gibi uzun mübarek! Çıkarın şunu derhal, rica
ederim! (Yerdekiler tedirgin bir şekilde ayağa kalkıp toparlanırlar.)
Çoban: Ateş eden avcı Rüstem’di. Karşıdaki ağacın arkasında saklanıyor
şimdi; bakın, kıçı görünüyor ağacın arkasından!
Cahit Bey: Bence o görünen beynidir!
Cemal Bey: Derdi nedir bu soytarının?
Çoban: Bizi bir geyik sürüsü sandı herhalde...
Cahit Bey: (Kendi kendine) Kibar adammış; bizi yabanî bir eşek sürüsü de
sanabilirdi!...
Çoban: Avcı Rüstem bu civarların zırdelisidir, beyim...
Cemal Bey: Akıllısıdır deseydin şaşardım zaten!

12
Çoban: Neyse ki kötü bir avcıdır, çünkü gözleri iyi görmez. Beş metre uzağına
besili bir inek koyun, hatta üst üste iki besili inek koyun, yine de ıskalar...
Cemal Bey: Demek adam şişman bir ineği bile vuramıyor ha? İyi ki bu sene
perhiz yapmışım!.. (Cahit beye fısıldayarak konuşur.) Delilerin oy kullanma hakları
var mıdır?
Cahit Bey: Böyle bir durumda oyu nasıl düşünebilirsiniz, Cemal bey? Daha
yeni ölümden döndük.
Cemal Bey: Çobanı duymadınız mı? Adam tombalak bir ineği bile
vuramazmış; ya da şişko bir gergedanı! Ya da gebeş bir suaygırı üzerine binmiş iki
tombul gergedanı! Anlayın işte! Buna benzer bir şey söylemişti çoban...
Cahit Bey: Deli Rüstem semiz bir ineği vuramaz; ama ben semiz bir inek
değilim; o halde deli Rüstem beni vurabilir!... İşte bu mantık korkutuyor beni!...
Sorunuza gelince, evet, bir deli de pekâlâ oy kullanabilir...
Cemal Bey: Mükemmel... Bakın, geyik avcımız buraya doğru geliyor.
Çoban: Yabancılara kötü davranmaz. Ama biz köylüleri, hele beni hiç sevmez.
Cemal Bey: Nedenmiş o?
Cahit Bey: Sevilmeyecek bir yanınız mı var?
Çoban: Beni İsa peygamber sanıyor; o da çobanlık etmişti ya...
Cahit Bey: Fakat İsa peygamber esasen koyunlara değil insanlara çobanlık
etmişti!...
Cemal Bey: (Kendi kendine) İkisi de aynı şey, ha insan ha koyun; tek fark,
biri yünsüz öteki yünlü!... (Çobana) Elinizdeki asayla, İsa peygamberden çok Musa
peygambere benziyorsunuz aslında!... Hem İsa olsanız da bunun ona ne zararı var
ki?
Çoban: Deli Rüstem’in gözünde İsa peygamber cehennemlik bir gâvurdur;
şarap içen bir günahkârdır...
Cemal Bey: Zırdeli saçması bir şey bu! Ama şu da bir gerçek ki, delide
mantık aramak, deniz tabanında kuru toprak aramak gibi bir şeydir... Delinin en
akıllısı bile, insanın en aptalından daha şapşaldır!...
Çoban: Bir tatsızlık çıkmasın diye ben gidiyorum beyim. Sağlıcakla kalın.
Cemal Bey: Kendinize ve koyunlarınıza iyi bakın, dostum.
Çoban: Sağ olun, beyim; Allah’a emanet olun!
Cahit Bey: Tanrı sürünüzü kurtlardan korusun, çoban kardeş!... (Çoban çıkar.
Deli Rüstem, Cemal beyin önüne gelir.)
Cemal Bey: Hayırlı günler dilerim size zırdeli bey!

13
Cahit Bey: (Cemal beye bakarak öksürür.) Rüstem bey, Rüstem bey!...
Cemal Bey: Şey, Rüstem bey, Rüstem bey! (Güler.) Şeyinizin namlusunu
gökyüzüne çevirirseniz daha rahat şey edebiliriz. Hani ne derler, şeytan tetiği çeker
falan... Yani siz değil, şeytan çekebilir... Zaten biz geyik değiliz. Hem geyik olsak
sizinle konuşamazdık değil mi? Geyikler Türkçe bilmez. And also, they can not speak
English! Görüyorsunuz ki biz İngilizce de konuşabiliyoruz. Bir geyikte İngilizce ne
gezer? Hem karım da beni hiç aldatmamıştır. (Güler.) Yani demek istiyorum ki,
kafamda boynuz falan da yok; oysa geyik boynuzlu olur! Üstelik biz geyik
muhabbetini de hiç sevmeyiz...
Deli Rüstem: Sizin geyik olmadığınızı biliyorum.
Cemal Bey: (Kendi kendine) Bravo! İşte üstün zekâ diye buna derim ben!
Adam bir bakışta geyik olmadığımızı anladı.
Deli Rüstem: Size ateş etmemiştim zaten!... Yanınızdaki deliyi korkutmak
için ateş ettim.
Cemal Bey: Yanımdaki deliyi mi? Sekreterim deli değildir ki! (Kendi kendine)
Fazlaca dürüst, aşırı insancıl, çok duygusal, can sıkıcı bir ahl âkçıdır, ama deli değildir!
Gerçi bu saydıklarım hiç de akıllı insanlara özgü şeyler değiller ya neyse....
Deli Rüstem: Ben çobanı kastetmiştim!..
Cemal Bey: Çobanı mı? Çoban da mı deli sizin gibi? (Cahit bey öksürür.)
Deli Rüstem: Demek size benim deli olduğumu söylemiş. Allah insanı bir
delinin kuru iftirasından korusun!...
Cemal Bey: Size iftira mı etti yani?
Deli Rüstem: Bende bir deli suratı var mı sizce?
Cemal Bey: Yok mu sizce? Şey yani, demek istiyorum ki, sizde bir deli tipi
yok elbette!...
Deli Rüstem: Köyümüzün yegane delisi bu çobandır, beyim!
Cahit Bey: Doğuştan mı? Sonradan mı?
Deli Rüstem: Akraba evliliği... Size bir zarar vermesin diye korkutmak için
ateş ettimdi...
Cemal Bey: Çok şaşırdım doğrusu. Gayet normal görünüyordu; tıpkı sizin
gibi...
Deli Rüstem: Akıllı rolünü iyi oynar!... Deliliği bir gelir bir gider!
Cemal Bey: Neyse, kendimi tanıtayım: Ben Cemal bey; bağımsız milletvekili
adayıyım; bu bey de sekreterim Cahit bey.
Deli Rüstem: Bahtiyar oldum, beyim.

14
Cemal Bey: Ben avcılara çok saygı duyarım, Rüstem bey; sizler olmasanız o
lânet hayvanları kim vuracak değil mi? Öyle hızlı ürüyorlar ki, birileri onların
sayılarını sürekli azaltması lâzım; yoksa işin sonu felâket! Tilkilere, çakallara, yaban
domuzlarına karşı da demokrat davranırsak, bir gün öyle çoğalırlar ki, ezici
çoğunluğu ele geçirip bizi iktidardan indirebilirler. Malûm, demokrasilerin hükümdarı
çoğunluklardır; mutlak güç onlardadır!... Rüstem bey, bizden bir dileğiniz var mıdır?
Varsa elimizden geleni yaparız; hiç çekinmeyin lütfen...
Deli Rüstem: Var, Cemal bey.
Cemal Bey: Sorun varsa çözeriz! Maymuncuk gibi bir zekâmız olduğundan,
açamayacağımız kapı yoktur inanın...
Deli Rüstem: Biliyorsunuz azgın bir nehrin üzerindeki köprüden geçildikten
sonra bizim köyün de bulunduğu kapalı vadiye geliniyor.
Cemal Bey: Evet, gelirken gördük; çok estetik bir köprü...
Deli Rüstem: İşte bu köprülerin sağlam yapılmasını istiyoruz, Cemal bey...
Cemal Bey: (Kendi kendine) Deminki çoban deliymiş. Bu ahmakta da
köprülerin çökeceği paranoyası var galiba... Sağlıksız ruhların, bunamış beyinlerin
istila ettiği bir bölgede olduğumuz da kanıtlandı böylece! Uygarlıktan, şehirlerden
uzaklaştıkça anormallikler de artıyor!... (Deli Rüstem’e) Fevkalâde yerinde bir istek.
Köydeyken bunu bana iletmemişlerdi, ama şimdi sekreterim bu isteğinizi hemen not
alır.
Deli Rüstem: Köylülerin bundan haberleri henüz olmadı sanırım.
Cemal Bey: Köprünün sağlam olmadığından mı?
Deli Rüstem: Hayır, köprünün yıkıldığından!
Cemal Bey: Çok şakacısınız, Rüstem bey. (Güler.) Koskoca köprü bu, borsa
değil ki bir saatte çöksün! (Güler. Duraksar. Deli Rüstem’in ciddiyetinden olayın
doğru olduğunu anlar). Olamaz! Olmamalı!
Deli Rüstem: Köprü deve gibi böğürerek çöktü, Cemal bey.
Cahit Bey: (Kendi kendine) Bir ülkede ahlâk çöktüyse her şey de onunla
beraber çöker!...
Deli Rüstem: Karayolu bağlantımız tamamen kesildi. Salla da karşıya geçmek
imkânsız....
Cemal Bey: Ya havayolu bağlantısı?
Deli Rüstem: Kuşları kastediyorsanız o yol halen açık.
Cemal Bey: (Kendi kendine) Kuş beyinli herif! (Deli Rüstem’e) Havaalanını
kastetmiştim, ama buralarda ne gezer değil mi? Öylesine söyledim işte; moralim çok

15
bozuldu! Tanrı da neden bizlere bir çift kanat vermemiş ki? Hayatını gaklamakla
geçiren basit bir karga bile bizden daha üstün şimdi; ve hatta, yumurtlamaktan ve
gıdaklamaktan başka bir şey bilmeyen mankafa bir tavuk bile az da olsa havada
uçabilir!... Çok kötü oldu bu köprü işi... Yarın akşam başkentte önemli bir yere davet
edilmiştim!...
Deli Rüstem: Nereye, beyim?
Cemal Bey: Şey, zihinsel özürlüler yararına düzenlenen bir geceye!...
Cahit Bey: (Kendi kendine) Hoppala! Bu da nereden çıktı?.. (Düşünür) Ha,
evet, şimdi hatırladım! Zengin müteahhitlerin düzenlediği, seçim için adaylara para
yardımı gecesini kastediyor besbelli!... Goldoni’nin yalancısını da geçti bu adam; her
yalan söyleyişinde Pinokyo gibi uzasaydı burnu, Andromeda’ya ulaşmıştı şimdi ucu!
Gerçi o bahsettiği gecede bir takım zihinsel özürlülerin bulunması da pek
muhtemeldir; sağlam bir bina yapamayacak kadar zihinsel özürlüler!...
Cemal Bey: Hay lânet! Ben halk için çırpınıp durayım, tabiat hanım da bana
bu çirkin oyunu oynasın! Lânet tabiat! Aptal tabiat!...
Deli Rüstem: Köprüyü yıkan tabiat değildi ki, Cemal bey; müteahhitti! Kaç
aydır yağmur yağmadı, deprem de olmadı... Tabiat, bir çocuk kadar masum bu işte...
Cahit Bey: (Kendi kendine) İşte, gerçek bir cahilden bilgece bir söz! Gerçek
bir bilgeden cahilce bir söz işitmek kadar enderdir böyle bir durum...
Cemal Bey: (Dalgındır) Ne? Kim? Ha, evet, evet, haklısın; tabiat masum!..
Suç, o taş yürekli, kaz kafalı kötü müteahhitlerde!...
Cahit Bey: Yaptıkları binaları, köprüleri ya hafifçe esen bir meltem rüzgârı
yıkıyor, ya da yavaşça uçan bir sinek çarptığı zaman yıkılıyor; işte öylesine sağlam
yapıyorlar işlerini!...
Cemal Bey: O nohut kafalılardan bir tanesini elime bir geçirirsem kaz gibi
yolacağım...
Cahit Bey: (Kendi kendine) Yolacağınıza hiç şüphe yok!...
Cemal Bey: (Kendi kendisini teskin etmeye çalışır.) Ne yapalım, kaderin
cilvesi; daha doğrusu kaderin tekmesi! Kadınlar gibi oturup ağlayacak değiliz ya! Biz
erkeğiz! (Yumruğunu sıkar.) Paniğe kapılmaya gerek yok değil mi? Sakin olmalıyız!
İnsanın başına her şey gelir; yukardan göktaşı bile düşebilir veya daha beteri,
dırdırcı bir kadınla evlenmek zorunda kalabilir...
Cahit Bey: (Kendi kendine) Daha da beteri, bir yalancının yanında sekreter
olabilir...

16
Cemal Bey: Karşıya geçmenin bir yolu olmalı...
Deli Rüstem: Eskiden kullandığımız bir teleferik var; en geç iki günde tamir
ederiz, sizi de karşıya geçiririz... Arabanızı da köprü yapılınca gelir alırsınız...
Cemal Bey: (Yüzünde acı bir ifadeyle) İki gün mü dediniz? İki lânet gün? Kırk
sekiz lânet saat! Hayat bu kadar acımasız mı davranacaktı bize karşı? Zavallı
kulaklarımız insanı allak bullak eden böyle aşağılık haberlerle mi sarsılacaktı? İki gün
ha? Kokuşmuş kötü müteahhitler! Çimento hırsızları! Azrail’in gebeş taşeronları!... O
güzelim Mısır piramitlerini bizdeki sahtekâr müteahhitlere verselerdi, firavunların
mumyaları dev taşların altında şimdiye çoktan üzerinden araba geçen kurbağalar gibi
yamyassı olmuşlardı...
Cahit Bey: (Kendi kendine) Kendi ayağına hafifçe basıldığında öylesine avazı
çıktığı kadar bağırır ki! Başkasını hunharca boğazlasalar dönüp bakmaz bile.
Böylesine egoist bir duyarlılık ancak ibliste bulunur! Bu çıkarcılar kralıyla, bu
yalancılar şahıyla işim ne benim? Dürüst bir adamın yanında bir sirk soytarısı
olsaydım bu kadar üzülmezdim eminim. Ey bütün kötülüklerin anası, babası, kısacası
her şeyi olan “Para”! Senin için katlanıyorum bütün bunlara; ben sefalete dayanırım,
ama küçük çocuklarım asla...
Deli Rüstem: Telâşlanmayın, beyim. İki gün köyde sizi misafir ederiz; yağla
balla besleriz.
Cemal Bey: Bende kolesterol fazlası var, yağ yemiyorum!...
Deli Rüstem: Zaman su gibi akıp gider...
Cemal Bey: (Kendi kendine) Bu köy öyle kasvetli, öyle soğuk ki, zaman bile
donar burada!...
Deli Rüstem: Hem köyümüzün sorunlarını daha yakından görürsünüz...
Cemal Bey: (Kendi kendine) Hay köyün de sen de yerin yedi kat dibine batın
emi!... Bu cehennemde kuş sütü içsem, mersin balığı yumurtasıyla beslensem ne
fark eder ki? O kara cahil suratları bir daha göreceğimi, sarımsak kokulu nefeslerini
yüzümde hissetmek zorunda kalacağımı, kokmuş çoraplarından yükselen dayanılmaz
kokulara katlanmak durumunda olacağımı, yağ okyanusuna dönüşmüş bulgur
pilavlarını kedilerin sıcak dilleriyle parlattığı o mikrobik kaşıklarla önüme
getireceklerini düşünmek bile midemi ekşitiyor. (Cebinden çıkardığı bir mide hapını
yutar.) Hapı yuttuk! (Deli Rüstem’e) Anlaşılan o ki, yapılacak pek bir şey yok!...
Cahit Bey: Köye dönelim o halde...
Deli Rüstem: Köyün girişine kadar size refakat edeyim, beyim. Oradan
ayrılırım.

17
Cemal Bey: Bir yere mi gidiyorsunuz?
Deli Rüstem: Uzun zamandır peşinde olduğum bir yaban domuzunu çarmıha
gereceğim Allah’ın izniyle.
Cemal Bey: Bravo! Kutlarım sizi! Bir avcıya da bu yakışır zaten. Hayvanlara
ölüm!... Buyurun, düşün önümüze gidelim köyünüze. (Eğilip yerden sözleşmeyi alır.
Kendi kendine) Sorarlarsa hikâyem hazır: Avcı ateş edince yere düştük, sözleşme de
çamurlandı... (Çıkarlar.)
SAHNE IV.
Köyde bir meydan. Alacakaranlık
vakti. Cemal bey ve Cahit bey
tarladan dönen muhtarla buluşurlar.
Cemal Bey: Sevgili dostum, sizi tekrar görmek büyük bir mutluluk!
Köyünüzden zoraki ayrılmıştım zaten. Fakat işte yine buradayım, dostlar
arasındayım...
Muhtar: Hoş geldiniz, Cemal bey!
Cemal Bey: Bu şirin köyde bir ömür geçirsem yine de doyamam şu eşsiz
güzelliklere ve sizin gibi içi dışı hoş insanlara. Sizler Tanrının şanslı kullarısınız,
çünkü insanı zevke boğan şu rüyamsı köyün ebedî sahiplerisiniz; oysa bizler sadece
geçici misafirleriz burada...
Muhtar: Yeniden görüşmemiz kaderin hoş bir sürprizi oldu, Cemal bey.
Cahit Bey: (Kendi kendine) Bu kaderin projelerini de müteahhitler çizdi,
muhtar bey! Bu üstenciler şeytana bile kötü örnek oluyorlar... Tanrı şeytanı kötü
müteahhitlerden korusun!...
Cemal Bey: Çeşmenin önünde bir çobanla konuştuktan sonra, bir avcı gelip
uyardı bizleri, köprünün çöktüğünü söyledi...
Muhtar: Biz de tarladayken duyduk bu vahim göçük haberini...
Cemal Bey: Hem de pek vahim!
Muhtar: Göçeceği varmış işte! Olacağa kim engel olabilir ki? Olacak her
kötülüğe engel olunabilseydi, dünyada hiç kötü şeyler olmazdı zaten, değil mi?
Demek avcıyla da tanıştınız! Onunla ilgili çok şey bilmediğinizi sanıyorum....
Cemal Bey: Evet. Fakat daha fazla bilgi edinmeyi isterim; ilginç birisi gibi
geldi bana...
Muhtar: Öyle; çok ilginçtir!... (Anlamlı bir şekilde güler.)
Cemal Bey: Herhalde birazdan katılır aramıza. Yaban domuzu avı uzun
sürmese gerek...
Muhtar: Bu civarda yaban domuzu yoktur ki!...

18
Cemal Bey: Yaban kazı da olabilir... Belki de yaban ördeği, ya da yaban keçisi
dedi; bir yaban lafı duydum kesin, ama gerisini iyi anlamamış olabilirim...
Muhtar: Neyse, bu konuya tekrar geliriz. Köyümüz için çok mühim bir
zamanda geldiniz, Cemal bey.
Cemal Bey: (Kendi kendine; gururla) Zaten ben de çok mühim zamanların
adamıyım! Bakalım neymiş bu çok önemli şey.
Muhtar: Ay gökte iyice yükselince, morgumuzun açılışını yapacağız sade bir
törenle!... Bilirsiniz, köyde hayat sıkıcıdır; biz de en küçük fırsatları bile
değerlendirip, insanlarımız biraz olsun değişik bir şeyler yapsın, can sıkıntısından
kurtulsun diye uğraşıyoruz işte!...
Cemal Bey: (Kendi kendine) Hay lânet! Bumuymuş mühim dediği şey!
Aptalca bir açılış, ha?
Muhtar: Kurdeleyi siz, kurbanlık koyunu da ben keserim...
Cemal Bey: (Kendi kendine) Yine mi bir açılış için kurban kesme ilkelliği?
Şişme bebekler gibi şişme koyunlar yapsalar da bu işler de kansız olsa...
Muhtar: Açılışı yaptıktan sonra da morgun içine girip deneriz, rahat mı değil
mi diye! (Güler.)
Cemal Bey: (Kendi kendine) Morgun içine girip denemek mi? Tanrı beni
korusun! Bir bu eksikti! İnsan yeni bir at alır, üstüne binip dener; yeni bir kadınla
tanışır, dans edip sağını solunu eller, dişlerini inceler, dudaklarını dener; ama bir
morg alıp da içine girip denemek!... Normal değil bu!.. Muhtarın suratında da bir
satanistlik var zaten...
Muhtar: Şimdi gidip yemek yiyelim, Cemal bey. Ay ışığı köyümüzü fener gibi
aydınlattığında törenimize başlarız.... (Çıkarlar.)

SAHNE V.
Önce ahır sonra da okul olarak kullanılmış
olan tahta barakanın hemen önü. Köylüler
merakla beklemektedirler. Ay ışığı, etrafı
lamba gibi aydınlatmaktadır. Barakanın
içinden dışarı yansıyan ışık da morgun üzerine
vurmuştur. Morg, çiçeklerle süslenmiştir.
Muhtar: Koyunu getirin hemen!
Osman: Şey... koyunu değil ama ipini getirebiliriz!... (Herkes güler.)
Hatice Hanım: Anlaşılan çocuklar koyunu ellerinden kaçırmışlar!...
Muhtar: Şanslı koyunmuş! Kaçan koyunun boynunu vurmak iyi değildir derdi
rahmetli babam.

19
Cemal Bey: Kan akıtmasak da olur, sevgili muhtar. Okulunuz açılacağı gün
bir deve kesersiniz, telafi edersiniz!...
Muhtar: Öyle olsun. Buyurun makası, muhterem Cemal bey. (Kurdele
kesilir.) Buyurun, kapısını da siz açın!...
Cemal Bey: Teşekkür ederim. Hayatımda ilk kez çiçekli bir morg açıyorum;
tarif edilemez duygular içindeyim...
Cahit Bey: (Kendi kendine) Tarif etmek gerekirse, sinirden kudurmak üzere!
Cemal Bey: (Köylülere) Morgunuzun köyünüze hayırlı olmasını dileyerek
kapısını açıyorum. (Kapı açılınca çığlık atar; herkes irkilir.) Aman Tanrım! Bu morgun
içi boş değil.
Muhtar: Telâşlanmayın, Cemal bey. Bir kasaptan almıştık ya bu dolabı,
herhalde içinde et unutmuşlar.
Cemal Bey: Et mi? Evet, evet, bir et var burada, hem de kanlı bir et! Ama
hayvan eti değil bu!
Osman: Balık eti mi yoksa?
Cemal Bey: (Kendi kendine) Balığı hayvandan saymıyor galiba bu salak!
(Osman’a) Hayvan eti değil dedim!... Burada... burada bir ceset var! Kılçıklı değil,
kemikli bir ceset! Bir ölü! Bir insan ölüsü! Bir insan cesedi!
Osman: Ölü bir ceset mi?
Cemal Bey: Ceset sağ olmaz zaten! Bütün cesetler ölüdür!...
Hatice Hanım: Açılın kenara, açılın! Hemen dışarı çıkaralım; belki yaşıyordur.
Cahit Bey: Yaşıyorsa mucize!..
Cemal Bey: (Kendi kendine) Dipfrizdeki dondurma gibi kaskatı olmuş. Ruhu
bile göğe yükselemeden donmuştur eminim!
Cahit Bey: Fakat bu çobanın ta kendisi!
Cemal Bey: (Kendi kendine) Ta kendisi değil, ta ölüsü! Sarısı gitmiş akı
kalmış bir yumurta gibi!
Muhtar: Allah rahmet eylesin, hepimizin başı sağ olsun!...
Osman: Bu dünyada rahat edememişti garibancık; inşallah ötekinde huzur
bulur!...
Cemal Bey: (Kendi kendine) Şansızlık denilen sülük yakamı bırakmıyor bir
türlü!... Bazı insanlar öyle aptaldırlar ki, ne zaman ölünmesi gerektiğini dahi
bilmezler. Seçimden önce bütün ölümler bir kanunla yasaklanmalı bence! Kutsal
kitaplara da seçimden önce ölenlerin cehenneme gideceği yazılmalı... Hem de
cehennemim ta dibine... Taze bir oy, bayat bir ölü şimdi!...

20
Muhtar: Bu olay bir delinin işi!
Cemal Bey: Yani kendi işi! Demek çoban intihar etmiş...
Muhtar: Ne intiharı, Cemal bey; düpedüz cinayet!...
Cahit Bey: Cinayet mi?
Muhtar: Zırdeli Rüstem’in işidir bu! O psikopatın, o habis ruhlu murdar herifin
kurbanı oldu bu zavallıcık...
Cemal Bey: Durun, lütfen! Kafam öylesine karıştı ki! Sanki içine hırsız girmiş
de ortalığı darmadağın etmiş gibi! Çobanın deli olduğunu bugün öğrenmiştik. Fakat
avcı Rüstem de mi bir delidir diyorsunuz?
Muhtar: Demek Rüstem sizi de kandırmış. Bu civarların tek delisi odur;
delidir ama zekidir de köpoğlu!... Çobana alçakça iftira etmiş besbelli. Bizim şu
zavallı çoban kadar uysal, aklı başında bir insan azdır dünyada. (Öğretmen cesedi
inceler.)
Hatice Hanım: Sırtından ve çok yakından vurulmuş...
Muhtar: Aşağılık herif!
Hatice Hanım: Bununla da bitmemiş... avuç içlerine ve ayaklarına da
kocaman paslı çiviler çakılmış!
Muhtar: Hayvan herif!... Bu işi Rüstem’in yaptığı artık kesinleşti; son aylarda
“Çarmıha germek” lâfı ağzından düşmüyordu kahrolasıcanın; hatta köyde çocuklar
onu “Çarmık Rüstem” diye çağırmaya başlamışlardı...
Hatice Hanım: Bu zırdeli, bizim çobanı İsa gibi çarmıha germiş!...
Cahit Bey: İnsan insanı öldürürse, artık bir insan değil bir hayvandır o
öldüren!
Cemal Bey: Gerçeği söylemek gerekirse, insan kime inanacağını şaşırıyor
bugünlerde. Dünya adi yalancılarla dolu; hiç utanma yok bu insan müsveddelerinde.
Dürüst bir surat, sahtekâr bir ruh taşıyabiliyor; maskesiz yüzlerin nesli tükeniyor...
Cahit Bey: Bir akrabası falan yok mu bu bahtsız genç çobanın?
Muhtar: Yok, Cahit bey; hiç kimsesi yok! Daha üç yaşındayken öksüz
kalmıştı. İmece usulüyle büyüttük onu. Köye geldiği zaman her gece ayrı bir evde
misafir ederdik.
Hatice Hanım: Hepimizin evlâdı gibiydi; uzaktan kavalının sesini duyunca
içimizde bir sevinç tufanı kopardı...
Cemal Bey: Kavalını gerçekten de pek ustaca çalıyordu. Peki ya bu deli
Rüstem’in kimsesi yok mu?
Muhtar: Sürüyle var!

21
Osman: Köpekte bit, ahırda saman, bu deli divanede de akrabadan bol şey
yok!...
Muhtar: Deli Rüstem, bir saat ötedeki Kefenler köyü muhtarının oğludur.
Cemal Bey: (Kendi kendine) Kefenler köyü mü? Bu köylerin bulunduğu
vadinin ismi de Cenaze Vadisi değilse namerdim! Öteki dünyayla ilgili her türlü
berbat ad burada toplanmış sanki. Edgar Allan Poe ya da Alfred Hitchcock bu köye
gelselerdi, dehşetli isimler konusunda bir hazine bulmuş gibi sevinirlerdi...
Romantizm denilen şeyden hiç haberleri yok ki bu zebanilerin! Köy iğrenç bile olsa,
insan en azından moral bulmak için, “Ay Işığı” köyü der, “Sevimli Martı” köyü der,
“Beyaz Zambak” köyü der... Bunlarda estetik ne gezer! Evrimlerini henüz
tamamlamamış bunlar! Bu kaba saba, azgelişmiş yaratıklarda; bu Homo Habilislerde;
bu sanatsız, felsefesiz yaşayan tamtakır kuru bakır kafalarda yüksek düşünceler
aramak boşuna... Bu çamurlu kurbağalarla ancak oy için temasa geçeceksin, işin
bitince de teması kökten keseceksin... Eyerde asılı duran bir üzengiden başka bir şey
değil bunlar; ayağını basıp çıkacaksın çıkmak istediğin yere. (Muhtara döner.) Peki,
deli Rüstem niye Kefenler köyünde değil de bu köyde oturuyor ki?
Muhtar: Köyümüze ara sıra uğrar, ama burada kalmaz. Öteki köyde,
babasının yanında da kalmaz. Deli Rüstem, bizim köyün mezarlığını kendisine
mesken tuttu. Geceleri orada yatar; o, cinlerin ve şeytanın dostudur sadece, onların
hizmetindedir her gece...
Cemal Bey: Rüstem’i yakalamaları için jandarmalara haber göndermeliyiz
hemen!
Muhtar: Hayır, Cemal bey. Devleti karıştırmadan, kendi törelerimize göre bu
işi çözeriz biz. Bizimkiler yakalarlar onu. Hele bir gece yarısı olsun, meşaleler yaktırıp
on adamımı mezarlığa göndereceğim. O melunun boynuna ip taktırıp buraya
getirteceğim. Kefenler köyüne de haber salacağım; köyün ileri gelenleri gelsin
buraya. Bu gece uzun bir gece olacak; adalet yerine gelmeden uyku yok bize!...
Cemal Bey: (Kendi kendine) Neyse, nihayet sevindirici bir haber aldım. Yeni
seçmenler ayağıma geliyorlar! Ağı ne kadar geniş bir alana fırlatırsam, o kadar çok
balığım olur. Her şeyin fazlası zararlıdır derler, paranın bile! Fakat “Oylar” bu kurala
uymaz; her yeni oydan alınan zevk de şu koca evren gibidir, sonu olmaz...
Muhtar: Köy meydanında bir mahkeme kuracağız ve o deliyi yargılayacağız...
Sizin burada olmanız da bizim için büyük bir şans, Cemal bey.

22
Cemal Bey: Hangi bakımdan?
Muhtar: Yönetme bakımından! Mahkemeye siz başkanlık edersiniz. Sizin
hakimliğinize kimse itiraz edemez.
Cemal Bey: (Kendi kendine) Ömrümde böyle abuk sabuk şey duymadım!...
Daha milletvekili olamadan bu sümsük beni hâkim yapacak! (Muhtara) Fakat sevgili
dostum, yargılamak devletin işi, bizim işimiz değil. Kasap sünnetçilik yaparsa,
sünnetçi berber olursa, berber terzilik yaparsa ne olur o zaman halimiz? Herkes
kendi görev çemberi içinde kalmalı; olimpiyat amblemi gibi çemberler iç içe
geçmemeli...
Muhtar: Devlet buralara epeyce bir süre gelemez; köprü çökmüş... Hem
gelseler bile, görgü tanığı falan yok diye deliyi yine salarlar ortalığa; ya da
tımarhaneye gönderirler ki, kurnaz Rüstem oradan iki günde kaçar! Bizim
kuracağımız mahkemede, sizin hâkimliğinizle gerçek adalet tecelli edecektir, Cemal
bey.
Cemal Bey: Öyle diyorsunuz ama, sevgili muhtar, hayatım boyunca bir
mahkemede bulunmuşluğum yoktur benim. Bir hâkim nasıl davranır hiç bilmem...
Muhtar: O halde adalet nasıl dağıtılır çok daha iyi bilirsiniz! Mahkeme
tecrübenizin olmayışı, adalet arayan bizler için bir başka büyük şans değil midir?
Cemal Bey: Demek şehirdeki mahkemelerle ilgili kötü şeyler duydunuz!
Muhtar: Bazen suçlular serbest kalıyor, masumlar da içeri atılıyorlarmış.
(Yavaş sesle) Çobanın kanını yerde bırakırsam, kimse yüzüme bakmaz artık. Siz
şehirlilerin deyimiyle, "Karizmam çizilir!"
Cemal Bey: Ne desem bilmem ki...
Muhtar: “Evet” diyin!
Cemal Bey: Oldukça riskli bir iş bu! Devletle başım belaya girsin istemem...
Muhtar: Biz sizi dost biliyoruz, Cemal bey; hem iyi hem de kötü gün
dostumuz olarak telâkki ediyoruz sizi! Dostlar işte böyle belâlı anlarda yardıma
koşarlar. Bu olayda tarafsız olabilecek tek kişi sizsiniz.
Cemal Bey: Madem ısrar ediyorsunuz...
Muhtar: Hem de pek çok!
Cemal Bey: O halde ben de cüppeyi giyerim; kıramam sizi.
Muhtar: Minnettar kalırız...
Cemal Bey: Umarım bu haber köy sınırları içinde kalır! Anlıyorsunuz ya,
itibarım zedelensin ve devletle başım derde girsin hiç istemem!
Muhtar: Merak etmeyin, bizimkilerin ağzı şarap tıpası gibi pek sıkıdır!

23
Cemal Bey: Sır saklamak soylu insanlara özgüdür! Sizin sır saklayacağınızdan
eminim...
Muhtar: İnanın köy halkı bu yardımınızı sonsuza dek hatırlayacaktır!...
Cemal Bey: (Kendi kendine) O kadar uzağa gitmenize gerek yok canım;
seçime kadar hatırlasanız yeter!...
Muhtar: Sizi temin ederim, Cemal bey, devletin bu işten haberi olmayacaktır.
Kefenler köyünün muhtarı da, oğlu suçlu bulunsa bile devlete bizi ispiyonlamaz;
çünkü o da sorunlarımızı kendi içimizde çözme geleneğine sıkı sıkıya bağlıdır.
Cemal Bey: (Kendi kendine) Gelenek, görenek! Bunların hepsini tümden
kaldırmak gerek!... Bu iş bariz bir şekilde yasadışı, fakat köylülerin ketumluğuna da
güvenmek gerek. Açıkçası işin bu yanını fazla da önemsemiyorum. Asıl büyük sorun
başka! Deli Rüstem’i suçsuz bulursam, Mezarcılar köyünden tek bir oy bile çıkmaz
bana. Fakat öte yandan, bu zırdeliyi suçlu bulursam, bu kez de Kefenler köyünün
bütün oylarını kaybederim. Korkunç bir dilemmayla karşı karşıyayım. Her iki
durumda da bir “Oy kaybı felâketi” yaşanacak! Derhal üstün zekâmı çalıştırmalıyım!
Molière’in Harpagon’u para konusunda ne kadar pintiyse, ben de oy konusunda o
kadar cimriyim! (Muhtara) İzin verirseniz ben ve sekreterim biraz uyuyup dinlenmek
istiyoruz. Malûm, bu gece uzun bir gece olacak... Gece yarısı uyandırırsınız bizi.
Muhtar: Elbette, Cemal bey. Kahveci Osman’ın evi geniştir. Sizi orada
güzelce ağırlarız. Uyuyun, dinlenin. Gece yarısına daha dört saatimiz var. (Osman’a)
Osman!
Osman: Buyur, muhtar emmi!
Muhtar: Konuklarımızı hemen evine götür, onlara en rahat döşekleri, en
yumuşak yastıkları ver ve sonra da imamı alıp çabucak buraya gel. (Çıkarlar.)

SAHNE VI.
Bir mezarlık. Cemal bey ve
Cahit bey yan yatmış bir mezar
taşının yanına gelirler.

Cahit Bey: Şurada biraz dinlenelim, Cemal bey; çok yoruldum ben! Bataklığın
sivrisinekleri de canıma okudu!... (Cemal bey mezar taşının üzerine oturur ve yere
tükürür; Cahit bey de yere çömelir.)

24
Cemal Bey: Şu kapkara bulutlar da deliden yana âdeta; tiyatro perdesi gibi
birdenbire ortaya çıkıp dolunayın oyununu bitiriverdiler; loşluğu karanlığa
boğdular!... Cahit bey, rica ederim elinizi sallamayın, sinirimi bozuyorsunuz!
Cahit Bey: Ne yapayım, sıcaktan terliyorum...
Cemal Bey: Korkudan terliyorsunuz siz! Korku, kör bir giyotindir; hiçbir
sorunun başını kesemez! İçinizdeki korkuyu atın üzerinizden, göreceksiniz o zaman
zihniniz bir tüy gibi hafifleyecek...
Cahit Bey: Ah bir atabilsem! Ama elimde değil, korkuyorum; genetik şifrem
böyle kodlanmış!... Ya kahveci Osman evde olmadığımızın farkına varırsa? Ya köyden
çıkarken birisi bizi gördüyse ve takip ettiyse? Hem burada, gecenin bu ürkünç
saatinde işimiz nedir, Cemal bey?
Cemal Bey: Gecenin bu saati bu sözünü duyarsa sana gücenir!
Cahit Bey: Nedenmiş o?
Cemal Bey: Gecenin bütün saatleri güzel ve zariftir de ondan... Burada
bulunuş amacımız deli Rüstem’i bulmak ve ona kaçmasını söylemek; çünkü bu geri
zekâlı, oy tarlamız için bir mayıs böceği gibi zararlı... Gece yarısından önce onu
mutlaka bulup uyarmalıyız ve hiç vakit kaybetmeden odamıza geri dönmeliyiz...
Cahit Bey: Dönebilirsek eğer!...
Cemal Bey: Ne demek o?
Cahit Bey: Buradan sağ çıkamayacağız gibi bir his var içimde.
Cemal Bey: Saçma! Batıl hisler bunlar, batıl!..
Cahit Bey: Şu acı acı öten garip kuşlar ve çenebaz kurbağalar sinirlerimi
bozuyor. Üstelik bir tarafta tehlikeli bir deli, öteki tarafta da ölülerin ruhları!...
Cemal Bey: Ne olmuş ölülerin ruhlarına?
Cahit Bey: Büyükannem anlatırdı hep: Geceleri bütün kötü ruhlar
mezarlıklarda toplanırlar ve buradan geçenler olursa onlara türlü türlü çılgınlıklar,
kötülükler yaparlarmış...
Cemal Bey: Masal, bunlar, masal; çocuk masalları... Büyüyün artık lütfen!...
(Tekrar ay ışığı çıkar.) Haydi, bu kadar dinlenme yeter; biraz daha oturursak
üzerimize rehavet çökecek, sonra bir bakacağız ki horozlar çatlak sesleriyle sabahı
müjdeliyorlar! Şu baykuşun öttüğü yere doğru gidelim.
Cahit Bey: Aman dikkat edin! (Cemal beyi kolundan yakalar.) Tutmasaydım
kim bilir nerelere gidecektiniz!...
Cemal Bey: Az daha içine düşüyordum! Nedir bu?

25
Cahit Bey: Yuvarlak bir çukur galiba.
Cemal Bey: Yoksa bu mezarlıkta ölüleri dikine mi gömüyorlar, ha? Belki
dikine gömünce daha sağlıklı oluyor; ruh, uzaya gönderilen bir füze gibi yukarı daha
rahat fırlayabiliyor. Bir çeşit “Ruh rampası” herhalde! (Güler.)
Cahit Bey: Bu eski bir kuyuya benziyor...
Cemal Bey: Şuradan bir taş at bakalım içine, derinliği ne kadarmış. İçine
düşseydim ne kadar süre havada sağ kalacaktım, merak ettim. (Cahit bey kuyuya bir
taş atar; iki saniye sonra ses gelir.)
Cahit Bey: Ürkütücü bir derinlik! Demek sizi tutamasaydım, arzın merkezine
doğru Azrail’in verdiği vizeyle seyahat edecektiniz... Tüylerim diken diken oldu.
Cemal Bey: Sahi ya, kaktüse benzemişsiniz, ya da kolları aküpunktürlü
birine!...
Cahit Bey: Düşünün bir kez, bizi yaşatan hep tesadüfler değil mi? Ya
kolunuzdan tutamasaydım? Ya yürürken o sırada ben de sizin gibi uluyan kurt misali
gözlerimi dolunaya dikmiş olsaydım? Tesadüf, tesadüf! Hayatımız öylesine hassas,
öylesine çıtkırıldım dengeler üzerine kurulu ki!...
Cemal Bey: Immanuel Kant bey, felsefeyi bırakın şimdi!
Cahit Bey: Cambaz gibi bir ipte yürümeye çalışıyoruz; kıldan ince bir ipte...
Bir hata, bir dalgınlık... yaşamak zor! Ah! gerçekten çok zor!... Ölümün kokuşmuş
nefesi her an ensemizde!...
Cemal Bey: Cahit bey, anlaşılan siz bu mezarlıkta korkudan ölüp gideceksiniz
ve ben de sekretersiz kalacağım!... En iyisi mezarlığın giriş kapısına gidip bekleyin
beni orada...
Cahit Bey: Mükemmel bir fikir! Hemen gidiyorum... fazla geç kalmayın
lütfen... (Koşarak çıkar.)
Cemal Bey: Ah, şu korkaklar!... İlerde bir karaltı görüyorum sanki.
(Kurbağaların bağırtıları arasında güçlükle bir kaval sesi duyulur; Cemal bey kulak
kabartır.) Çarmık Rüstem bu! Elindeki de çobanın kavalı olmalı. (Yavaş sesle)
Rüstem bey! Benim, ben! Cemal bey... Korkmayın, yanınıza geliyorum... (Kendi
kendine) Vahşi bir ayının kafesine girerken, ayıya korkmayınız demek gibi bir şey
oldu bu da!...
Deli Rüstem: Bu saatte hangi rüzgâr attı sizi buraya?
Cemal Bey: Cinayet rüzgârı! (Kendi kendine) Daha doğrusu seçim rüzgârı!...
Deli Rüstem: Hiç öyle bir rüzgâr ismi duymadım ben!
Cemal Bey: Onlar bulmadan önce size ulaşmış olmak ne güzel!

26
Deli Rüstem: Onlar kimdir, beyim?
Cemal Bey: Rüstem bey, hayatınız tehlikede; Hamlet’in dediği gibi, olmak ya
da olmamak durumuyla karşı karşıyasınız. Bir saate kalmaz köylüler burada olurlar...
Deli Rüstem: Niye? Cenaze mi var?
Cemal Bey: Evet, var ya!
Deli Rüstem: Kimin cenazesiymiş?
Cemal Bey: Buradan derhal kaçmazsanız sizin cenazeniz olacak, Lâubalî
bey!...
Deli Rüstem: Fakat benim sağlığım gayet yerinde...
Cemal Bey: Unuttunuz mu, çobanı öldürmüştünüz ya bugün!... Her an linç
edilebilirsiniz!
Deli Rüstem: Ne diyorsunuz? Bizim çobanı mı öldürmüşler? Hangi sapığın
işidir bu, beyim?
Cemal Bey: (Rüstem’i taklit ederek) Hangi sapığın işidir bu, beyim! Hangi
sapığın olacak, karşımdaki sapığın! Yahu çobanı öldürdünüz, bari adamın kavalını
öttürmeyin. Bir parça haysiyet yok mu sizde? Katillerin böylesine yüzsüzleştiği,
cinayetin bile yozlaştığı garip bir toplumda yaşıyoruz işte!... Madem öldürdünüz,
delilleri yok edecek kadar da küçük bir zahmete katlansaydınız hiç değilse! Pişkinliğin
daniskası bu, başka bir şey değil!
Deli Rüstem: Cemal bey, size yemin ederim bu kaval çobanın kavalı değil!
Cemal Bey: Kimin kavalı ya? Fareli köyün kavalcısının kavalı mı?
Deli Rüstem: Hayır, bu İsa’nın kavalı!
Cemal Bey: Hoppala! O kadar eski mi bu elinizdeki kaval? Antikacılar bunu
bir duysa, ballı kovan bulmuş arılar gibi üşüşürler buraya!...
Deli Rüstem: Artık itiraf edebilirim: Ben o gâvur İsa’yı öldürdüm; çobanı
vuran dürzü ben değilim...
Cemal Bey: İsa’yı öldürdüyseniz bu sizi çok daha büyük bir dürzü yapar! Deli
Rüstem bey, alın şunu da derhal uzaklaşın bu köyden, rica ederim; sonra bana dua
edersiniz bu iyiliğim için. Haydi, haydi, uzaklaşın lütfen, zaman daralıyor... Alın, alın
bu parayı... Tanrı aşkına, daha ne bekliyorsunuz orada mezar taşı gibi dimdik, gidin
diyorum size! Yahu gitsenize! Hay lânet! Git, hadi git! Defol! Kış, kış! Hoşt! (Kendi
kendine) Ne pislik bir adam; rüşvet sifonunu çektik yine gitmiyor! Paraya değer
vermeyen bir adamın aklından zoru vardır. Böylece Rüstem’in deliliğini bilimsel
olarak kanıtlamış oldum! Paradan daha iyi bir mihenk taşı yoktur!...
Deli Rüstem: Demek bana para teklif ediyorsunuz, ha?

27
Cemal Bey: Hem de Amerikan doları; beş tane yüzlük!...
Deli Rüstem: Köpek gibi aç bile olsam rüşvet yemem!
Cemal Bey: Bir tadına bakın, canım, eminim hoşunuza gidecek!...
Deli Rüstem: Midem kaldırmaz öyle şeyleri; yersem kusarım!... Ama sizi çok
iyi anlıyorum, beyim...
Cemal Bey: Neyi anlıyormuşsun?
Deli Rüstem: Beyninizin içini rahatça görebiliyorum...
Cemal Bey: Röntgen gibi göz var sizde de!...
Deli Rüstem: Siz temiz ismimi lekelemek istiyorsunuz; işlemediğim bir
cinayeti üzerime yıkacaksınız...
Cemal Bey: Ortada kazık gibi bir ölü var be adam! İşlemediği cinayetmiş!
(Kendi kendine) Bir de işlese otuz tane ceset olacak demek!...
Deli Rüstem: Ortada kazık gibi bir ölü varsa gidip katilini bulun be beyim!
Ben masumum!... Şarapçı İsa’yı çarmıha germekten gayri hiçbir şey yapmadım!...
Cemal Bey: (Kendi kendine) Bunun aklı da öyle küçük ki, elektron
mikroskobunda bile görünmez eminim!
Deli Rüstem: Ben şimdi köye gidip çobanı öldürmediğimi haykıracağım her
yerde; suçsuz olduğumu ilan edeceğim cümle âleme.
Cemal Bey: (Kendi kendine) İşte şimdi sonumuz geldi! (Bir süre sessizlik;
Rüstem gidiyormuş gibi ileri birkaç adım atar, ardından hızla geriye döner.)
Deli Rüstem: Yahu siz de ne anlayışsız bir adammışsınız be Cemal bey! Teklif
ettiğiniz para az; biraz artırmaya çalışıyorum, ama anlamamakta direniyorsunuz!...
Cemal Bey: (Kendi kendine) Vay hinoğluhin! Vay rüşvetolog vay! Meğer
rüşveti az bulmuş da parayı artırmam için beni kızıştırıyormuş bu Hint hıyarı! Bunun
neresi deli yahu!... Ama bazı delilerin aklı sulardaki gelgit gibidir; gelince dâhi
gidince kaçık olurlar. (Cebinden bir tomar para çıkarır, saymaya başlar; ay tekrar
buluta girer, etraf iyice kararır.)

SAHNE VII.
İki ay sonra. Mezarcılar köyü.

Cahit Bey: Gelirken gördüm; köprünüz bu kez oldukça sağlam yapılmışa


benziyor!...

28
Muhtar: Evet, Cahit bey, ne de olsa demir köprü!... Üstelik yapılırken de
bizzat başında durduk!...
Cahit Bey: Arabamızı da yıkamışsınız, pırıl pırıl yapmışsınız; zahmet
etmişsiniz...
Muhtar: Emaneti temiz teslim etmek gerek, Cahit bey...
Cahit Bey: Çok teşekkür ederim... Aklıma gelmişken sorayım, sizin şu deli
meselesi ne oldu? Hani o uğursuz gece bulunamamıştı ya....
Muhtar: Kaçıp gitmiş! Yakalayamadık maalesef; fakat nereye giderse gitsin,
Allah onun cezasını verecektir!...
Cahit Bey: Tanrısal adalete ben de inanırım!... Euripides’in şu sözü aklımdan
hiç çıkmaz: “Ağır ağır gelir Tanrı’nın adaleti, ama hiç şaşmadan gelir!” Artık
gitmeliyim...
Muhtar: Cemal beye en derin hürmetlerimizi iletin!...
Cahit Bey: Elbette! Hoşça kalın!...
Muhtar: Yolunuz açık olsun. (Çıkarlar.)

SAHNE VIII.
Birinci sahnedeki çeşmenin önü.
Cahit bey, yıkanmış yüzünü kurulamaktadır.
Deli Rüstem girer; Cahit bey geriye doğru kaçar.

Cahit Bey: Aman, Tanrım! Siz...


Deli Rüstem: Ne o, hortlak görmüş gibi korktunuz birdenbire?
Cahit Bey: Size ne olmuş böyle, Tanrı Aşkına?
Deli Rüstem: Tek gözü kör ve yüzü derin yaralarla dolu çirkin suratlı bir
adam hiç görmediniz mi?
Cahit Bey: Bu kadar feci bir şey hiç görmedim!...
Deli Rüstem: Köprü açıldığı günden beri buralarda gizlenmiş arabanızı
gözlüyor, sizin gelmenizi bekliyordum!...
Cahit Bey: Ben, ben ne diyeceğimi bilemiyorum... Muhtar sizin buralardan
kaçıp gittiğinizi söylemişti bana...
Deli Rüstem: Babamın köyünde saklanıyordum...
Cahit Bey: Fakat bu hale nasıl geldiniz?
Deli Rüstem: Uzun hikâye, ama zamanınızı alıp size mutlaka anlatmalıyım!...
Cahit Bey: Elbette, elbette, dinlemek için sabırsızlanıyorum ben de!...
Deli Rüstem: O halde gelin, mezarlığa gidelim.
Cahit Bey: Neden? Burada anlatsanız?

29
Deli Rüstem: Bir gören olabilir...
Cahit Bey: Pekâlâ, gidelim! (Kendi kendine) İçimden bir ses o gece korkunç
şeylerin olduğunu söylüyor bana!... (Çıkarlar.)

SAHNE IX.
Bir ay sonra. Sade döşenmiş
bir yazıhane. Cemal bey,
pencereden dışarıyı seyretmektedir.

Cemal Bey: (Neşeli) Uygarlığın içinde yaşamak ne büyük bir mutluluk! Şu


görüntü ne kadar da muhteşem! Evler, yabani otlar gibi bitmişler her yerden;
arabalar, bataklık sinekleri gibi, vızır vızır. Seviyorum şehri; tapıyorum bu canlılığa...
Alın size keyifli olmak için başka sebepler daha: Operalar, baleler... Bunların
varlıkları başlı başına bir mutluluk sebebi değil midir?
Cahit Bey: Ya tiyatrolar?
Cemal Bey: Evet, onlar! Onlarsız bir yaşam ne kadar da renksizdir!...
Cahit Bey: Tiyatrosuz bir hayat ruhsuz bir beden gibidir; ruhu olmayanlar
kemikli birer et yığını değiller midir?
Cemal Bey: Bu doğru düşünceye en derin saygılarımı sunarım!
Cahit Bey: Tiyatroyu çok sevdiğinizi bildiğimden iki yer ayırttım bu akşam
için.
Cemal Bey: Sahi mi? Ah, ne ince bir düşünce; bravo size! Görüyorsunuz,
sevgili sekreterim, benimle birlikte olmanız size yarıyor; ruhunuz her geçen gün
inceliyor, yüceliyor. Gideceğimiz oyunun adı nedir?
Cahit Bey: Şimdi söyleyemem. Sürpriz!
Cemal Bey: Bir ipucu verin hiç olmazsa...
Cahit Bey: Oyuna fazla kalmadı, sabredin lütfen.
Cemal Bey: Ne yapalım, öyle olsun. (Düşünceli) Seçimlere de fazla zaman
kalmadı; her saniye kafam seçimle dolu, tiyatro bana iyi gelecek; hapşırınca insan
nasıl rahatlıyorsa, sanatsal faaliyetler de beni öyle rahatlatıyor işte...
Cahit Bey: Benim kafam da tıka basa dolu, ama seçimle değil!
Cemal Bey: Neyle doluymuş peki?
Cahit Bey: Karabasanlarla, karaltılarla...
Cemal Bey: Niçin? Korku filmi mi seyrettiniz yoksa?
Cahit Bey: Üç ay önce gittiğimiz o köyü hatırlıyor musunuz? Mezarcılar
köyünü!...

30
Cemal Bey: Eh, şöyle böyle...
Cahit Bey: Ben halen o iki adamı düşünüyorum...
Cemal Bey: Hangi iki adamı?
Cahit Bey: Birinin ayakları çivili, morgun içinde...
Cemal Bey: Ha, şu adam!
Cahit Bey: Öteki de esrarengiz bir biçimde ortadan kayboldu...
Cemal Bey: Nereden aklınıza geldi şimdi bu? Boş verin şimdi onları!...
Cahit Bey: Rüyalarım hep o dehşetli mezarlık görüntüleriyle dolu... Ya siz,
Cemal bey?
Cemal Bey: Ne olmuş bana?
Cahit Bey: Böyle kemirgen düşüncelerin aklınızı zorla işgal ettikleri zamanlar
hiç olmuyor mu? Yatağınızda hep mışıl mışıl uyuyor musunuz?
Cemal Bey: Bu tür bunalımlı düşünceler zaman kaybından başka bir şey
değildir.
Cahit Bey: Kafanız böyle şeylerden hiç etkilenmez mi?
Cemal Bey: İnsanın kafasında sadece insana yararlı olan şeyler bulunmalı;
geçmiş zaman çoğu kez yararsızdır!...
Cahit Bey: Neden?
Cemal Bey: Çünkü geçmiş ölüdür, bizim işimizse sağlarla; sadece bugün ve
yarın sağdır.
Cahit Bey: “Dün”e yer yok mu hayatınızda?
Cemal Bey: “Dün,” benim için çok uzaklarda kaldı!...
Cahit Bey: Fakat “Dün” her zaman önemlidir!
Cemal Bey: "Dün" bir dondurmadır, eriyip gitmiştir!... Ayrıldığım limanlara,
konakladığım hanlara dönüp bakmak hiçbir zaman âdetim olmamıştır... Akıllı insan,
geçmişle göbek bağını kesip atmış olan insandır!... Size daha önce de söylemiştim,
sizin en büyük kusurunuz duygusal olmak, azizim!
Cahit Bey: O halde sizin ki de duygusuz olmak, mirim!
Cemal Bey: Teşekkür ederim; bu benim için büyük bir iltifat, sevgili
sekreterim.
Cahit Bey: Bir kaya gibi duygusuz olmakla suçlanmanın neresi iltifat, Cemal
bey?
Cemal Bey: İnsanın başına ne gelirse duygusal olmaktan gelir. Bir “Kaya”
neden yüzyıllar boyunca her şeye meydan okuyabilir?
Cahit Bey: Nereden bileyim? Hiç kaya olmadım ben!...

31
Cemal Bey: “Kaya” güçlüdür, çünkü “Kaya” duygusuzdur. Duygu insanı
yıpratır, zayıflatır, onu kadınlaştırır...
Cahit Bey: Belki bu söylediğiniz doğru, fakat duygusuzluk da insanı insan
olmaktan uzaklaştırır, onu hayvana yaklaştırır...
Cemal Bey: Bu hiç de önemli değil! Hem Evrim Kanunu’nu unutmayın: Biz
zaten hayvandan dönmeyiz!...
Cahit Bey: Hepimiz değil, bazılarımız!...
Cemal Bey: Hayatta esas olan her zaman ayakta dimdik durabilmektir; insanı
ayakta tutan en sağlam destek de hissiz olmaktır... His dediğin bir soytarıdır;
kontrol, her zaman kralın, yani mantığın elinde olmalıdır!...
Cahit Bey: Hissiz olmak? Kalpsiz olmak? Geriye insandan bir şey kalıyor mu
ki, Cemal bey?
Cemal Bey: Kuzum, en iyisi bırakalım bu can sıkıcı konuları bir kenara! Siz
bana bu akşamki oyundan söz edin, böyle gereksiz konuları da boş verin rica
ederim...
Cahit Bey: Ama...
Cemal Bey: Aması maması yok! Gemi çoktan batmış, geçmişin tabanına
çökmüş; bırakın çürüsün, yosunlanıp kalsın orada!... Gideceğimiz oyunun adı nedir,
söyleyin lütfen, ısrar ediyorum...
Cahit Bey: Oyunun adı “Yatsı Zamanı!”
Cemal Bey: İlginç bir başlık!... Nerede geçiyor bu oyun, kimler oynuyor? Kim
yazmış? Üstat Moliére mi, yoksa Manzoni mi? Belki de Alfred de Musset’dir! Trajedi
midir, komedi midir?
Cahit Bey: Trajedi!.. Ama daha fazla bilgi veremem!...
Cemal Bey: Eh, ne yapalım, sabrımızı devreye sokup gidip hazırlanalım o
halde.
Cahit Bey: Ben hazırım!
Cemal Bey: Bu akşam ihtişamlı görünmek istiyorum; müteahhitlerin hediye
ettiği o kırmızı ipek ceketimi giyeceğim... Umarım oyunda boğa falan yoktur!
(Kahkahayla güler.) Bu müteahhitlere bayılıyorum doğrusu; çok tatlı adamlar; seçim
için beş kuruş bile harcamıyorum onların cömertliği sayesinde. Tanrı müteahhitleri
korusun!... (Bir süre bekler.) Bir “Amin”i hak etmedi mi bu minik duam?
Cahit Bey: (Zoraki) Amin!
Cemal Bey: İçerden çantamı alayım; saçımı tarayayım, ayakkabılarımı
fırçalayayım... Birazdan gideriz! (Çıkar. İçerden Cemal beyin söylediği şarkı işitilir:

32
“Pek çok kadınla tanıştım, ama tiyatrodan başkasına gönlümü kaptırmadım...
trajedileri özellikle çok severim, en acıklı sahneleri bile zevkle seyrederim...” Cemal
bey içeri girer.) Losyonunuzu ödünç alabilir miyim, Cahit bey?
Cahit Bey: Elbette. Masamın çekmecesinde duruyor.
Cemal Bey: Üzerime ter kokusu sinmiş de! Kokmuş balık gibi ortalıkta
dolaşmak istemem... Hepsini üzerime boşaltacağım, yenisini alırım size... (Cemal bey
tekrar çıkar.)
Cahit Bey: Makyavelistler! Hayat felsefeniz kokmuş sizin; hiçbir losyon o
berbat kokuyu örtbas edemez ki!... Gerçeğin saati geldi çattı artık! (Lambayı
söndürür;Cemal bey içeri girer.)
Cemal Bey: Ne oluyor? Lamba mı söndü?
Cahit Bey: Evet, Cemal bey; oyun başlarken lambalar hep söner!...
Cemal Bey: Kuzum, şaka yapmanın zamanı değil şimdi, geç kalacağız
tiyatroya!... (Cahit bey dış kapıyı açar ve az sonra elinde bir mumla deli Rüstem
girer.) Ne oluyoruz yahu? Doğum günü partisi falan mı? Benim doğum günüm iki ay
sonra!...
Cahit Bey: Bu yüzü hatırlayabildiniz mi, Cemal bey? Gerçi siz işi bitmiş
yüzlere ikinci kez bakmazsınız ama!...
Cemal Bey: İçerisi çok loş! Tanıyamıyorum! Hem, kuzum, söyleyin nedir bu
maskaralık, Tanrı aşkına?
Cahit Bey: Tanrı’nın adını o kirli ağzına alma, lânet olası iğrenç herif! (Cemal
beyi kolundan tutup zorla Rüstem’e yaklaştırır.) Tanıdın mı bu yüzü? İyice bak
yakından! (Cemal bey başını başka tarafa çevirir.) Bak diyorum sana! (Zorla
baktırır.)
Cemal Bey: Rü, Rü, Rüstem... Bu, bu, burada ne işiniz var sizin?
Deli Rüstem: “Yatsı Zamanı” oyununda başrol oynamak için geldim!...
Cemal Bey: Yüzünüz! Tanrım, yüzünüz çok korkunç!...
Cahit Bey: (Cemal beye bir tokat atar.) Tanrı’nın adını o günahkâr ağzına
alma demedim mi ben, iblis! Sanki üzerinde çift sürülmüş gibi duran şu korkunç yüz
senin eserin!...
Cemal Bey: Yalan!
Cahit Bey: Bu deli kaçıp gitsin diye rüşvet verdin ona; ama sonra miktarı
fazla buldun, pişman oldun ve bu garibanı o kör kuyuya itiverdin!...
Cemal Bey: İftira!...

33
Cahit Bey: Aşağıya düşerken bu zavallı adam, kuyunun sivri taşları yüzünden
iri parçalar koparttı!... Onu bir hayvan gibi aşağıya ittin!...
Cemal Bey: Bunların hepsi iftira! Bir delinin gülünç iftiraları... O masum
çobana da iftira etmemiş miydi bu zırdeli? Hatırlasana?
Cahit Bey: Yıllardır o mezarlıkta başına hiçbir şey gelmeden yaşayan biri,
yerini ezbere bildiği o kuyuya kendi kendine mi düştü yani?
Cemal Bey: Deliler hep sakardırlar!...
Cahit Bey: Saçmalıyorsun! O mezarlıktaki her yeri karış karış, santim santim
biliyor bu adam! Onu oraya alçakça sen ittin ve sonra da gelip bana “Zırıl zırıl öten
kurbağalardan başka hiç kimse yok bu mezarlıkta,” dedin!... (Mumu söndürür; zifirî
bir karanlık olur.)
Cemal Bey: Hey, ne oluyor? Ne yapacaksınız bana?
Cahit Bey: Yalancının mumu söndü; ortalık karanlığa büründü!... Yatsı
zamanı, bir yalancının mumu işte ancak bu kadar aydınlatır etrafı; bir yalancıya ait
olan her şey sahtedir; onun söylediklerine inanmak enayiliktir!... (Lambayı yakar.)
Senin gibi bir alçağı mahkemeye vermeliydik...
Cemal Bey: Ama veremediniz, değil mi? Elinizde kanıt yok çünkü; tek bir
kanıt bile yok!...
Cahit Bey: Doğru!
Cemal Bey: (Kahkahayla güler.) Bir delinin tanıklığını da hiç kimse ciddiye
almaz, hele adam öldürmüş bir delininkini asla!...
Cahit Bey: Doğru! Fakat biz başka bir şey yaptık: Köylülere Rüstem'in başına
gelenleri anlattık ve onları inandırdık; bu haber fısıltı gazetesiyle yayılıyor; artık
seçimleri kazanmanın imkânı yok; bizzat ben senin aşağılık karakterini bütün
köylülere anlattım; Sabahattin beyin seçilmesi kesinleşti!... Aylardır yaptığın bütün
çalışmalar dalganın yıktığı kumdan kale gibi yerle bir oldu!...
Cemal Bey: Nankör! Ekmek paranı benden kazanıyordun, vefasız herif! Bunu
bana nasıl yaptın, hain?
Cahit Bey: Bilge bir kişi şöyle demiş: Bir insanın karısına ve hatta babasına
dahi güvenmesi aptalca bir hatadır!...
Cemal Bey: Bu seçimleri mutlaka kazanmalıyım! Beş yıl daha bekleyemem,
mümkün değil, ölürüm!...
Cahit Bey: Topluma yapacağın en hayırlı iş de bu olur: Ölmek! Senin gibi
akrepler, engerek yılanları olmaz olsun bu dünyada!...

34
Cemal Bey: Aptallar! Beyinsizler!... Akreplerin, engerek yılanlarının,
kobraların, sırtlanların, çakalların, zehirli örümceklerin, köpek balıklarının,
timsahların ve leş akbabalarının o güçlü karakterlerini, o kurnazlıklarını, o
duygusuzluklarını, o kıvrak zekâlarını sizin gibiler asla anlayamazlar!... Bir ceylanı
tuzağa düşüren bir timsah sizin gözünüzde kalleştir, oysa benim gözümde o bir
dâhidir!... Dünyayı iyiler ve kötüler diye ikiye ayırmışsınız siz; halbuki bu dünyada
yalnızca koyunlar ve kurtlar, zayıflar ve güçlüler vardır! Güçlü, yaptığı her işte
haklıdır! Sizler bu dünyayı kadınlaştırıyorsunuz! Bırakın güçlüler zayıfları ezsin, onları
çiğ çiğ yesin! Zayıflar, kıt akıllılar, saf insanlar tasfiye edildikçe bu dünya daha soylu,
daha seçkin, daha yücelmiş bir dünya olacaktır!...
Cahit Bey: Tam tersine, daha soysuz, daha alçalmış, daha hayvanlaşmış bir
dünya olacaktır! Daha insansı bir dünya için, insan doğasındaki hayvanî yanların
pirinçten taş ayıklar gibi ayıklanması gerekir!... Bu da, sizin gibilerin sonu
demektir!...
Cemal Bey: Bu tarihin de sonu olur!...
Cahit Bey: Evet; ama insanlık tarihinin değil, hayvanlık tarihinin sonu olur,
Sinyor Makyavelli!...

PERDE

35

You might also like